Hrant Dink'in 23 Nisan 1996'da kaleme aldığı "23,5 Nisan" yazısı, otuz yıla yakın bir süre sonra hâlâ bu coğrafyada yas ve bayram ikilemini en çıplak biçimde anlatan metin olmaya devam ediyor. Hrant o yazıda hem 23 Nisan'ı bütün coşkusuyla yaşamak hem de ertesi günün bir parçası olmak ikilemini sormuştu: "Kaç insan bu ikilemi yaşıyordur şu yeryüzünde? Ne anlaması kolay ne de anlatması." Hatırlamanın acısı ile yaşamanın sevincinin tek bir kalpte kesiştiği yerin adıydı 23,5 Nisan.
Hrant'ın taşıdığı o ikilem bireysel düzeyde bile zorken, devlet diline taşınması neredeyse imkânsızdır. Devletler hatırlamayı politik bir araç yapar. Hatırlatmanın da unutturmanın da bir hesabı vardır. Tam da bu nedenle Yerevan’dan yükselen soykırımı anma mesajlarına ait yeni dile bakmak gerekiyor.
Son beş yılda yayınlanan mesajları yan yana koyduğumuzda görüyoruz ki Nikol Paşinyan, 24 Nisan mesajları üzerinden o ikilemden çıkmanın kendi biçimini arıyor. 2022 metninde "Ermeni Soykırımı" ve "Medz Yeğern" iç içe geçmişken, "Osmanlı Türkiyesi"nin amacı, açıkça "atalarımızı imha etmek" olarak tanımlanıyor. Soykırımın uluslararası alanda tanınması "Ermenistan'ın güvenlik garantilerini güçlendiren" bir politika unsuru olarak korunuyor ve Türkiye ile normalleşme görüşmelerinden açıkça söz ediliyor.
Asıl kırılma 2024’te
2023'te benzer içerikte ancak dil sorgulayıcı bir tona kayıyor ve 2024'te asıl kırılma yaşanıyor. "Medz Yeğern" terimi metnin merkezine yerleştiriliyor, "soykırım" iyice geri çekiliyor. Paşinyan "kayıp anavatan arayışının" bir kader olmadığını, bulunan vaadedilmiş anavatanın Ermenistan Cumhuriyeti olduğunu söylüyor ve "bir daha asla" sözünü dış dünyaya değil, içeriye yöneltilen bir formüle dönüştürüyor. 2025 yılı ise "Sınırları belirlenmiş, gelişmiş, egemen Ermenistan" üçlemesi öne çıkıyor ve fail neredeyse görünmez durumda.
Bu yılki mesajın dili tesadüf değil
Bu yıl yayınlanan son mesaj ise en sert biçimini alıyor. 29.743 kilometrekarelik tanınmış toprağın ötesinde anavatan aramanın bırakılması gerektiği, "kayıp anavatanı geri alma" söylemini savunanların Ermenistan'ı 1878 Ayastefanos Konferansı'nın raylarına sürdüklerini belirtiyor. Bu yöne çekme girişimlerinin –anma günü dilinden alışılmadık derecede uzak olan– "devletin ve halkının darağacına davet" anlamına geldiği belirtiliyor.
Bu noktada bu seneki mesajın dili tesadüf değil. Paşinyan, anma gününü iç siyasi muhalefete cevap verme aracı olarak da kullanıyor. Bu haliyle anma günü artık ulusal birlik anı olmaktan çıkıp iç çatışmanın platformuna dönüşmüş durumda. 2026 metnindeki bu sert 'darağacı' ifadesinin asıl muhatabının Taşnaktsutyun, Kilise ve diasporanın geleneksel kanadı olduğunu düşündürüyor.
Soykırımın nedenleri
Beş metnin en tartışmalı noktası, soykırımın nedenleri üzerine getirilen yeni çerçeve. Paşinyan 2024'ten itibaren “devletliğini yüzyıllar önce kaybetmiş, devlet geleneğini esasen unutmuş Ermeni halkının”, jeopolitik entrikaların ve sahte vaatlerin kurbanı olduğunu söylüyor.
2026 metni bu tezi Ulusal Bilimler Akademisi'nin yayımladığı ‘Ermeni Tarihi’ cildine dayandırıyor. Buna göre Medz Yeğern; "Ermeni halkının uluslararası entrikalara dahil edilmesi ve 19. yüzyıl ortasında başlayıp 1915'te trajik doruğa ulaşan bir pratiğin sonucudur."
Bu çerçevenin "kurbanı suçlayan" bir tarih yazımı olarak okunması çok muhtemel ve haklılık payı da var. Soykırıma uzanan dönemde Ermeni siyasi taleplerinin "uluslararası entrikalara dahil olma" olarak nitelendirilmesi, klasik Türk inkâr literatürünün "Ermeniler kışkırtmasaydı" tezinin yumuşatılmış bir versiyonuna tehlikeli biçimde yaklaşıyor. Üstelik failin pasif yapılarla anılması, "Jön Türkler" rejiminin metinlerden tamamen düşmesi 2022'nin açık dilinden bilinçli bir geri çekilişi gösteriyor.
Zorlama da olsa olumlu okumayla Paşinyan'ın getirdiği çerçevenin, Ermeni siyasi düşüncesinde yüz yıllık bir kalıbı kırma denemesi olduğu söylenebilir, travma kimliğinden devlet kimliğine geçiş ve kayıp odaklı hafıza siyasetinden yaşayan Cumhuriyet odaklı geleceğe yönelimin sembolü olarak görülebilir.
Ama hangi okumayı tercih edersek edelim, ortada bir gerçek var: Anma metninin diline egemen olan "biz" artık eskisi kadar "biz" değil. Diasporanın büyük bölümü, Kilise, sokakta meşale taşıyan binlerce kişi başka bir dilde hatırlıyor.
Yarılmanın iki yakası
Bu yarılmanın iki yakası da kendi içinde meşru kaygılar taşıyor. Bir yanda devleti ve barışı koruma iradesi, diğer yanda hakikatin yumuşatılmasına itiraz. Ne var ki bu kaygılar arasında seçim yapmak zorunda kalmadan önce, üzerinde anlaşılması gereken bir zemin var. Soykırım bir gerçeklik olarak reddedilemez. Ölenlerin torunları olarak unutulamaz da. 1915'in Nisan’ında İstanbul'dan toplanıp götürülen Ermeni aydınların, ardından Anadolu'nun dört bir yanında sürülen, ölüm yürüyüşlerine zorlanan, açlığa, susuzluğa, kılıca terk edilen yüz binlerin hatırası, hangi siyasi konjonktür gelirse gelsin yerine başka bir kelime konulamayacak bir yaranın adıdır.
Ama aynı tarih başka bir gerçeği daha taşıyor. Soykırım suçunu işleyenler olduğu gibi, benim dedemi ve kardeşini evinde saklayan, Ermeni komşusunun çocuğunu kendi çocuğu olarak büyüten, jandarmadan saklamak için canı pahasına yalan söyleyen Türkler ve Kürtler de vardı. Bu iki gerçek aynı tarihte birlikte duruyor. Bunların hiçbirisi inkârı meşru kılmadığı gibi bizi sonsuz düşmanlığa da götürmemeli. Onlardan birini görmezden gelmek hem hakikati eksik bırakır hem de bizi bir halkı toptan düşman gören bir ahlaki tembelliğin tuzağına düşürür. Tanrı, samimi olarak af dileyen herkesin mutlaka affedileceğini söylüyor; ama bunun her zaman iki tarafı olduğunu unutmamak gerek. Bir taraf samimi biçimde af dilerken, diğer taraf bunu sevgiyle kucaklamalı ve affetmelidir. İsa Mesih'in çarmıhta "Baba onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar (Luka 23:34)” sözündeki o derin teslimiyet, sadece bir teolojik söz değil; tarih boyunca insanlığa bırakılmış en zor ödevin formülü olarak önümüzde duruyor. Aynı zamanda adaletin ve gerçeğin bir gün herkes tarafından kabul edileceğini beklemek de yanlış sayılmamalı. Çünkü adaletin gecikmesi, onun olmadığı anlamına gelmiyor.
Failin silikleşmesi
Paşinyan'ın metinlerine bu açıdan baktığımızda durum iyice karışıyor. Bir yandan barışın aracı olabilecek bir cesaret görüyoruz. Öte yandan failin silikleşmesi, soykırımın nedenlerinin Ermenilerin "siyasi olgunsuzluğuna" bağlanması af dilenmediği halde affetme jestine yaklaşıyor. Bu, samimiyetin değil, eşitsizliğin formülü olur.
Bu nokta Türkiye için de önemli. Yerevan’dan gelen yeni dilin getirdiği yumuşamayı bir kazanım olarak okumak kolaya kaçmak olacaktır. Bu kaçış, Türkiye’nin dilinin donukluğunun görülmesini engelleyebilir. Paşinyan yüz yıllık bir kalıbı kırarken siyasi bedelini, kendi halkından "Hain Nikol" yakıştırmaları ile, (bugün itibariyle kararsız yaklaşık yüzde otuz seçmenin bulunduğu) Haziran’daki seçim sonuçlarıyla ödemeye hazır olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin diplomatik dilinde ise bu yeniden yazımın karşılığı henüz görünmüyor. Adil bir yüzleşmenin yolu, tek tarafın hafızasını terk etmesinden değil, iki tarafın da kendi anlatısını yeniden düşünmesinden geçer. Ankara'nın 24 Nisan'a verdiği geleneksel yanıtların değişmemesi, Paşinyan'a hiçbir kazanç sağlamadığı gibi, Türkiye'nin de kendi vicdanıyla yüzleşmesini erteliyor.
Hrant'ın yarım Nisanı, belki de bütün bu meselenin en doğru karşılığıydı. Bir yandan acı, bir yandan sevinç. Bir yandan hatırlama, bir yandan yaşama. Bir yandan adalet talebi, bir yandan affetme cesareti. İkisinden birini seçmek zorunda değiliz; çünkü hayat zaten ikisinin arasında akıyor. Devlet dili bir yana, toplumun çok sesli hatırlaması diğer yana savrulurken, belki bugün hâlâ yapabileceğimiz en zor ama en doğru şey Hrant'ın o yarım gününde durmaya çalışmak.



