Lensler Konuşabilseydi
Protesto
İstanbul’a taşındıktan sonra, birkaç yıl boyunca belki de en çok Beyoğlu’nda, protesto gösterilerinde fotoğraf çektim. Fırsat boldu; neredeyse her gün bir gösteri ya da anma toplantısı yapılıyordu. Sendikacılar, öğrenciler, kadınlar, oyuncular vs. Taksim Meydanı’nda bir araya geliyor, birkaç konuşmanın ardından İstiklal Caddesi’ne yöneliyor, ellerinde pankartlar ve dövizlerle, sloganlar atarak cadde boyunca yürüyorlardı. Bu grupların mahiyeti ve talepleri hakkında pek bir fikrim yoktu, sloganlarını da anlamıyordum ama yaptıkları protesto gösterilerini fotoğraf makinemle kayıt altına almam gerektiğini hissediyordum.
Bazen, kalabalığın içinde herkesin yol verdiği ya da selamladığı birileri dikkatimi çekerdi. Önemli insanlar oldukları anlaşılan bu kişilerin kimilerinin duruşunda bir farklılık, yüzünde bir karizma görür, kim olduklarını bilmeden fotoğraflarını çekmeye çalışırdım. Yıllar sonra arşivimi gözden geçirirken, o karelerde birçok ünlü oyuncunun ve siyasetçinin de yer aldığını fark ettim. İyi ki sezgilerimi takip ederek yapmışım işimi.
Yukarıdaki kare, yağmurlu bir sabahtan. İki katlı Beylikdüzü-Taksim otobüsünden aceleyle inmiştim. Yemeği vaktinde hazırlayabilmek için, bir an önce fotoğraf çekip eve dönmek istiyordum. Meydana varır varmaz bu grupla karşılaştım. Sonra, fotoğrafta solda, ön planda gördüğünüz adam geldi. Yüzü tanıdık gibiydi; muhtemelen televizyonda, bir müzik programında gördüğüm biriydi. Adını bilmiyordum. Ama hâli, tavrı, yürüyüş biçimi ve insanların ona gösterdiği saygı, bana deklanşöre mümkün olduğunca çok basmam gerektiğini hissettirdi. Aynı günün akşamı eşim fotoğrafları görünce, o kişinin ünlü şarkıcı Edip Akbayram olduğunu söyledi.
İstiklal Cadddesi’ndeki bu gösterilerin etkileyici yanı, aynı Toronto’dakiler gibi, yürüyüş düzenini sağlayan çok sayıda gönüllünün de çabası sonucunda, genellikle barışçıl bir şekilde başlayıp, olaysız ve barışçıl şekilde sona ermeleriydi. İstanbul’daki hayatımın ilk birkaç yılı boyunca, takip ettiğim gösterilerde –kanunu ve düzeni korumak için orada olduklarından emin olsam da– polislerin varlığı hiç dikkatimi çekmemişti. İnsanlar toplanıyor, seslerini duyuruyor, bir tür kolektif güçlenme hissediyor ve bir şeylerin iyi yönde değişeceğinden emin hâlde evlerine dönüyorlardı.
Bu barışçıl yürüyüşler bana çok etkileyici geliyordu. İstiklal Caddesi, Londra’daki Hyde Park gibi bir yerdi benim gözümde. İlkokuldayken bir öğretmenimiz, İngilizlerin son derece özgürlükçü olduklarını, her İngiliz vatandaşının o parkta istediği zaman, istediği her şeyi söyleyebildiğini, hükümeti açık açık eleştirebildiğini, bu yüzden kimsenin tutuklanmadığını, kılına bile zarar gelmediğini, o parkta insanların dokunulmazlığı olduğunu anlatmıştı. İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yapanları izlerken, kendimi Türkiye’nin Hyde Parkı’ndaymışım gibi hissediyordum. Kimin bir meselesi varsa, pankartını alıp Taksim’e ya da İstiklal Caddesi’ne koşuyordu. Bazı günler bir gösteri bitiyor, başka bir gösteri başlıyordu; aynı gün üç gösteri bile olabiliyordu. 2013 Gezi Parkı olaylarına kadar, göstericilerin polisle çatıştığına ya da herhangi bir şekilde şiddete başvurulduğuna neredeyse hiç tanık olmamıştım.
Amacım pembe bir tablo çizmek değil elbette. İstanbul’un başka semtlerindeki protesto gösterileri muhtemelen bu kadar sakin geçmiyordu. Sonuçta haberleri takip ediyordum, ülkenin sosyopolitik ve iktisadi meselelerinden bihaber değildim. Ama bu gösterilere dair izlenimlerimi şekillendiren şey, ilkgençliğimde Beyrut’ta yaşadığım bir deneyimdi. O deneyim, yeni yetme zihnimde, işçi sınıfının yaşadığı sorunlar, haksızlıklar ve iktisadi eşitsizlikler çok büyükse, protesto gösterilerinde polisin uygulayabileceği şiddetin derecesine dair epey yüksek bir çıta oluşturmuştu. 15 yaşındaydım; yoksulların günlük hayat mücadelelerini yeni yeni merak ediyordum. Bir gün, tütün işçileri, çalışma koşullarına artık dayanamayıp greve başladılar. Güçlü ve zengin fabrika sahipleri bu durumdan memnun olmadılar tabii; dostane ilişkiler içinde oldukları hükümetten yardım istediler. Hükümet, grevi kırıp işçileri yeniden çalışmaya zorlamak için fabrikaya polis yolladı. Polis, kendine verilen görevi üstün bir gayretle yerine getirerek, grevdeki işçilerden üçünü öldürdü. Muhalefet partileri, grevcilere destek olmak için çok büyük bir protesto gösterisi düzenledi. Arkadaşlarımla birlikte, yeni yetme hâlimizle, ölen grevcilerin aileleriyle dayanışmak için o gösteriye katıldık. Ben, şiddetin ne olduğunu hayatımda ilk kez orada gördüm. Size o hikâyeyi de anlatmak isterim, ama başka bir yazıda.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

