Ronroco Anatolian Confluence EP'si 17 Temmuz'da yayımlanan müzisyen Özgür Demir, Anadolu ezgilerini Latin Amerika'nın ronroco enstrümanıyla buluşturduğu yeni albümü vesilesiyle AGOS ofisinde konuğumuz oldu. 1980'lerin sonunda üniversite yıllarında kurduğu Kutup Yıldızı'ndan bugün uzanan müzik yolculuğunu, ronrocoyla tanışma hikâyesini ve yeni albümünün ortaya çıkış sürecini konuştuk.
Sizi ilk olarak Kutup Yıldızı ile tanımıştık. Grubun kurulduğu yıllara, 80'lerin sonuna gidelim. Bize biraz o yıllardan bahsedebilir misiniz?
1987 girişliyim üniversiteye. O zaman tabii 12 Eylül'ün henüz ölü toprağı üstümüzde. 1989 Bahar Eylemleri başlamıştı. Yavaş yavaş bir toplumsal muhalefet oluşuyordu. Hatta belediyelerde muhalefet bir atak yapmıştı. Ufak ufak böyle toplumun üzerindeki o ölü toprağı kalkıyor gibiydi. Bir yandan da Grup Yorum, Grup Baran, Ezginin Günlüğü gibi grupların müzikal iklimi oluşturduğu bir dönemdi. İşçi ve öğrenci eylemlerinin içerisinde yoğun şekilde yürüyen bir enerjisi vardı bu iklimin. Üniversitede Kutup Yıldızı'nı kurduk. 89 yıllarıydı. 93'te de “Onurumuz” adlı ilk albümü yaptık. Bu albümde kendi özgün çalışmalarımız da, bazı yorumlarımız da vardı. Hatta ben yeni albümde bulunan "Brîndarim” şarkısını o dönem ilk albümümüzde de yorumlamıştım. Dolayısıyla zamanlar arası bir geçiş oldu benim için. "Onurumuz" albümümden sonra grup başka albümler de yaptı ama ben 93’ten sonra çalışmalarıma bireysel olarak devam ettim.
Sizi yeni albümünüzle tanıyacak olanlara kendinizi nasıl anlatırsınız?
Bundan önce yaptığım iki albümden bahsetmek isterim öncelikle. 2010 ve 2014 yıllarında iki albüm yaptım. İlk albüm “İzler”, 15 şarkılık bir albümdü. O da Kutup Yıldızı döneminden sonra yaptığım ilk çalışmaydı. O döneme kadar yaptığım birikimleri o albümde toparlamış oldum. Dört yıl sonra “Seni Gördüm” albümü geldi. Bunlar tabii şarkı formunda eserler içeriyordu. Sözleri ve müzikleri bana ait olan şarkıları yapmıştım. Genelde de kendi şarkılarımı okuyorum. Aslında Ronroco Anatolian Confluence benim için ilklerin albümü. Çünkü enstrümantal bir albüm, söz yok. İkincisi de bana ait olmayan dört eser var. Bir tane de benim kendi bestem var. İlk defa aslında bana ait olmayan eserleri yorumlamış oldum bu albümle beraber. Bunlar tabii Anadolu'da bilinen anonim eserler. Bir eser de üstat Zülfü Livaneli'nin “Eski Tüfek” eseri. Bu albüm, benim kendi müzikal hikayemle düşündüğümde kıtalar arası farklı kültürleri bir araya getirmeye çalıştığım bir proje oldu.
Açık Radyo'dan Latin Amerika'ya
Latin Amerika'ya özgü bir saz olan ronrocoyu, Türkiye'de ana enstrüman olarak merkeze alınan ilk çalışmalardan birini ürettiniz. Ronroco ile tanışma anınızı hatırlıyor musunuz?
Bizde sabahları hep Açık Radyo dinlenir. Ömer Madra'nın "Aynalar" programının jeneriğinde bir müzik kulağıma geliyordu. Bir gün, bu enstrüman ne ve ben neden sesini bu kadar çok seviyorum diye peşine düştüm. Gitara benziyor ama gitar değil. Yaptığım bir araştırma sonucunda bunun çok farklı bir saz olduğunu, ronroco diye bir Latin Amerika enstrümanı olduğunu keşfettim. Üstadının Gustavo Santaolalla olduğunu ve bir sürü sinematik işte ana tema sazı olarak kullanıldığını öğrendim. Biraz Gustavo dinlemelerimden sonra, aslında bildiğim parçaların ronroco ile yapıldığını fark ettim. Babil filmini, Motosiklet Günlüğü filmini biliyordum ama, onların tema müziğinin ronroco ile yapıldığını bilmiyordum. Kafamda birtakım lehimler, birleştirmeler oldu. Bir yandan da bu sazı nasıl bulabilirim diye peşine düştüm. Türkiye'de yoktu tabii. İstiklal Caddesi'nde çalışıyorum o sıralar, gidip gelirken caddede çocuklarıyla müzik yapan Alonso’ya bir ihtimal sorayım dedim. Şansımı denedim. Meğerse Alonso Bolivyalı’ymış. Eşi bir ay sonra Türkiye'ye gelecekmiş, istersem bana bir tane ronroco getirebilirmiş. Orada ayaküstü anlaştık Alonso ile. Ve bekledim, ronroco geldi. Albüm ise planlı bir proje olarak doğmadı. Ronroco ile tanışmam, onun üzerinde bu iki farklı kültürün seslerini, rezonanslarını duymam, bunlara ilişkin üretimler yapmaya başlamam… Tamamen kendiliğinden beni bu noktaya getiren bir süreçti.
Yeni albümümüzün adı Ronroco Anatolian Confluence yani Ronroco Anadolu Buluşması. Nasıl seçtiniz bu ismi?
Ben bunu bir çatı konsepti gibi düşünüyorum. İlk buluşmamız çello ile. Ronrocoda bana çello ile Barış Güvenenler eşlik etti. Aslında bu buluşma ronroconun Anadolu toprakları ile buluşması, iki farklı kültürün buluşması. Aynı zamanda “confluence” kelimesi iki nehrin buluşması, birlikte akması anlamına geldiği için de tercih ettim. Bundan sonra farklı konseptlerde de Ronroco Anatolian çatısı altında duduk, kopuz, bendir, erbane gibi özellikle Anadolu topraklarında karakteristik olan enstrümanlarla da ronrocoyu buluşturmak, böyle bir kültürel kimya oluşturmak istiyorum. Açıkçası amacım o yönde, buluşmalar devam edecek.
"Türküler bir anda parmaklarıma üşüştü"
Bu iki farklı kültürü bir araya getirme fikri ilk olarak nasıl şekillendi?
Önce ronroconun kendi repertuarı ile bir şeyler çalmaya çalıştım. Çünkü akort düzeni, tel yapısı biraz farklı, gitara da bağlamaya da benzemiyor. Hobi gibi başladı. Ama zamanla herhalde çift telli olmasından, yarattığı rezonans benim kulaklarımda gitarla bağlama arası bir tını çağırdı. Bir yandan bağlama çalıyorum, bir yandan gitar çalıyorum. Türküler bir anda parmaklarıma üşüştü. Bazı eserlerin ronrocoya çok yakışabileceğini gördüm. Onların üzerine gittim. Bazı düzenlemeler yaptım. Başta bunu yapayım diye yola çıkmamıştım aslında. Ronrocoyla hemhal oldu, sazı çalarken türküler kendiliğinden geldi.
Apaçık Radyo’da katıldığınız Babil’den Sonra programında, yayınladığınız her albümün sizin için okul niteliğinde olduğundan bahsetmiştiniz. Bu yeni albüm size bir müzisyen olarak ne öğretti? Bu okulun dersi neydi?
Bundan önceki albümler dediğim gibi sözü müzikle giydirdiğim albümlerdi. Yani bir söz söylemek istiyordum. Onu da güzel söylemek istiyordum. Müzikli söylemek istiyordum. Şimdi ise sözlerden azade sadece seslerle bir şey anlatmaya çalışmak çok farklı bir deneyim. Bu benim ilk enstrümantal albümüm. Dolayısıyla sadece seslerle bu duyguyu verebilme çabası benim için çok özeldi. Daha özgün bir bakış açısı gerektiriyordu. Aynı zamanda ilk canlı kaydettiğim albüm. Albümün bir özelliği de aynı anda herhangi bir metronom, altta bir klik olmadan tamamen serbest çalımla yapılan bir albüm olması. Okul olarak değerlendirdiğimizde bu birleşenler öne çıkıyor diyebilirim.
Bütünüyle akustik, bütünüyle canlı
Albümümüzdeki beş eserin tamamı canlı ve akustik performanslardan oluşuyor. Bu canlı etkileşimi tercih etmemizin sebebi neydi?
Artık her şey sentetik hale geldiği, çok kurgulanan, duygudan uzak bir yapay zeka döneminden
geçiyoruz. Ben de severim teknik olanakları kullanmayı ama o kadar fazla boca edildi ki her şeye bu yapay zeka ve yapay olarak üretilen ürünler. Biz de böyle bir duruş alalım dedik. Her şey organik olsun, çalımlarımız da organik olsun. Hiç karıştırmayalım, kes biç yapmayalım, düzenleme işine girmeyelim. O anki duygumuzu dinleyicinin tolere edeceğini, bütün marazlarıyla beraber dinleyiciye geçmesini istedik. Gerçekten de öyle oldu. Belki obsesif davranılsa, “ya burası şöyle olsa daha iyi olurdu” diyebileceğimiz bir sürü şey var. Aslında kendi hayatımız gibi hatasıyla, sevabıyla ama tamamen insani, belki de makinelerin yapamayacağı yegane şey olan durumu oluşturmuş olduk.
"Çıkarken AGOS tabelasının fotoğrafını ona göndermem lazım!”
Özgür Demir ile sohbetimiz bittikten sonra AGOS’u dolanıyoruz. Hemen üst katta Hrant Dink Vakfı olduğunu söylüyorum. Gazetenin ve vakfın bulunduğu Anarad Hığutyun Binası’nın eskiden bir okul olduğundan bahsederken AGOS’un şimdi de bana bir okul olduğunu düşünüyorum. Havak Salonu’na geldiğimizde Demir soruyor, “Burada etkinlik yapıyor musunuz?”. “Evet,” diyorum “96’da gözaltında öldürülen Evrensel muhabiri Göktepe’nin bu doğum gününde, Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri sahiplerine burada düzenlenen törenle verilmişti.”
19 yıl öncesine gidiyoruz. 19 Ocak’ta haberi alır almaz kendini bir anda Sebat Apartmanı’nın önünde bulduğunu söylüyor. O gün Hrant’ın vurulduğu yerde kendiliğinden toplanan kalabalığa, oluşan atmosfere değiniyor. Bu senenin mart ayına geliyoruz sonra. Buenos Aires’te müzisyen Pablo Kiernan'ın atölyesinde sözleştikleri podcasti kaydederken ona Hrant’ın neden öldürüldüğünü sorduğundan bahsediyor. Şaşırıyorum, Demir de aynı şaşkınlıkla “Arjantin'de Pablo diye bir adamın Hrant Dink'i biliyor olması, onu bana soruyor olması acayip bir olaydı” diyor. “Pablo sağ olsun o hiç İngilizce bilmiyordu. Ben İspanyolca bilmiyorum. Telefondan çevirerek elimden geldiğince anlatmaya çalıştım” diyor ve ekliyor: “Çıkarken AGOS tabelasının fotoğrafını ona göndermem lazım!”

