Seçimden sonra Ermenistan
Seçmenin siyasete dönüşü nasıl sağlanacak?

Üç yazı boyunca Ermenistan’ın gelişmiş demokrasiye geçişinin önündeki siyasal engelleri, ağırlıklı olarak da muhalefetin politikaları üzerinden incelediğim dizinin son bölümüne geldik. Geçen haftaki yazı bir soruyla bitmişti; bu döngünün gerçekten bir çıkışı var mı? Varsa ne yapmak lazım? Cevaba geçmeden önce, bu süreçte asıl faturayı ödeyen o yurttaşa biraz daha yakından bakalım.
Aslında ne “ihanet” diye bağıranlardan ne de “biz gidersek savaş çıkar” diyenlerden olan bu kesimi tanıyoruz. İktidardan memnun değil, ama eski düzene dönmek de aklının ucundan geçmiyor. Seçim öncesi yayınlanan anketlere baktığımızda hiçbir siyasetçiye güvenmediğini söylüyor. Seçim sabahı evinden çıkmıyor, sorarsanız “hepsi aynı” deyip konuyu kapatıyor. Sayıları da az değil, son seçimde katılım arttığı hâlde sandığa gitmeyenlerin oranı yüzde kırkın üzerindeydi. Haksız da sayılmazlar, çünkü önlerine konan tercih baştan siyaseten sorunlu. ‘Ya bu iktidarın hatalarına katlanacaksın ya da eski düzenin karanlığına geri döneceksin’ deniyor. Böyle bir ikilemde “hiçbiri” demek, seçmenin bir bölümü için kayıtsızlık değil, kendisine sunulan seçenekleri reddetmenin en dürüst biçimi olabilir. Üstelik sandığa gitmemek de bir çeşit “Bana oy verebileceğim birini gösterin” demek. Ama karşıda bu sözü duyan kimse yok ya da duyanların sesi yeterince güçlü çıkmıyor.
Sandığa küsmek, küsülen düzeni besliyor
Oysa sandığa gitmemenin görünmeyen bir bedeli var. Küskünlük, küsülen düzeni besliyor. Evde kalanların önemli bir bölümü değişim isteyen ama değişimin mevcut aktörlerle mümkün olduğuna inanmayan seçmenlerden oluşuyor. Onlar çekildikçe meydan, ne olursa olsun oy veren kemikleşmiş tabanlara kalıyor. Katılım düştükçe partilere kendi çekirdeğini memnun etmek yetiyor. Küskünü ikna etmek de kimsenin derdi olmuyor. Zamanla sessizlik, protesto olmaktan çıkıp onay diye okunuyor. İşin acı tarafı, bu küçük oyun herkesin işine geliyor. Düşük katılımla parlamento çoğunluğunu kazanan iktidar da meclise giren muhalefet de bir sonraki seçimde aynı hesabı yapıyor.
Peki çıkış? Bana kalırsa üç ayrı kapıdan geçiyor ve ilki muhalefetin önünde duruyor. Muhalefetin asıl işi, birikmiş acıyı intikam vaadi olmaktan çıkarıp bir onarım programına çevirmek. Somut örnek vermek gerekirse; yine anketlere göre toplumun yarısından fazlası, eski dönemin yetkililerinden hesap sorulmadığı kanısında. Bir muhalefet için bundan bereketli alan zor bulunur. Adalet talebi hazır, sahibini bekliyor. Ama muhalefetin önemli bir bölümü tam da eski düzenin aktörlerinden ve ağlarından oluştuğu için bu konuyu inandırıcı biçimde gündeme getiremiyor. Yeni bir muhalefetin ilk işi bu boşluğu doldurmak olmalı. Geçmişe dönmeyi değil, geçmişle hesaplaşmayı savunmak en önemli zemin. Hesap, rövanş için değil de aynı hatalar tekrarlanmasın diye sorulduğunda, ortaya iktidara yapılabilecek en sert muhalefet çıkabilir. Üstelik kimseye “hain” demeden. Bir de gündelik hayat var tabii. Başkentte biriken zenginliğin taşraya uğramaması, geçim derdi, kurumsallaşmanın henüz tamamlanmamış olması gibi. Bunlar “ihanet” sloganı kadar parlak değil ama insanların gerçek meseleleri bunlar.
İktidarın önündeki anayasa sınavı
İkinci kapı iktidarın önünde duruyor. İktidarın görevi, muhalefeti güçlendirmek değil, onun meşru ve etkili biçimde siyaset yapabileceği alanı güvence altına almak. Bunun ilk sınavı da yeni anayasa olacak. Burada metinden önce süreç önemli çünkü bir anayasa ancak kurmayı vaat ettiği demokrasiye benzeyen bir süreçle yazılırsa inandırıcı olur. Taslaklar herkese açık olmalı, itirazların metni nerede değiştirdiği görülebilecek şekilde şeffaf olmalı. Masada hukukçuların yanında Karabağ’dan gelenler, sınır köylerinde yaşayanlar, gençler ve muhalefet de oturmalı. Evladını kaybetmiş bir anne ile barıştan başka çare görmeyen bir genç aynı salonda konuşabildiğinde, ortaya yalnızca bir metin değil, bir yüzleşme de çıkar. Yalnızca çoğunluğun iradesiyle yazılan anayasa bir dönemin belgesi olarak kalabilir oysa geniş katılımla hazırlanırsa toplumun ortak sözleşmesine dönüşecektir.
İktidar bunu bir taviz gibi görmemeli, çünkü işin ucunda kendi geleceği de var. Bugün iyi niyetle kurulan sınırsız bir yetki, yarın başka ellere geçtiğinde aynı iyi niyetle kullanılmayabilir. Kullanılan dil için de aynı şey geçerli. Bugün muhalefete “hain” damgası vuran, yarın iktidarı kaybettiğinde aynı damgayı kendi alnında bulabilir. Kaybetmenin felaket sayıldığı bir düzende kimse koltuğu bırakmak istemez; oysa kaybetmeyi güvenli hâle getirmek, iktidarın kendine yapacağı en büyük iyilik olacaktır.
“Gerçek Ermenistan” meselesine geçen hafta değinmiştim; şimdi bir adım öteye taşıyayım. O fikir ülkenin sınırlarını belirgin hale getirmeye çalışıyor. Bundan sonraki soru, o sınırların içinin neyle dolacağı. Vatan, uğruna ölünecek soyut bir dava olmaktan çıkıp vatandaşının hakkını hukukunu koruyan somut bir düzene dönüşmedikçe, çizilen sınır bir kabuk olarak kalabilir.
Seçmenin siyasete dönüşünü sağlamak
Üçüncü kapı ise en zor olan; vatandaşın, seçmenin siyasete dönüşünü sağlamak. Sandığa gitmeyene sadece “git” demenin faydası yok. İnsanlar önlerinde gerçek bir seçenek gördüklerinde zaten gidiyor. Şunu unutmamak lazım, bugün Ermenistan’da sessiz kalanlar neredeyse ülkenin en büyük partisi. O parti bir gün gerçekten temsil edildiğini hissederse, bu yazılarda anlattığım dengelerin hepsi değişir. Üstelik bu toplum, 2018’de imkânsız denileni bir kez başardı ve Kadife Devrimi’ni gerçekleştirdi.
Dört haftadır yazdıklarımı iki kelimeyle özetlemek gerekirse; “Karşıtlık yetmez.” Bir demokrasinin gücü, iktidarının büyüklüğünden değil muhalefetinin kalitesinden anlaşılır. Seçim bitti, asıl mücadele önümüzdeki anayasa ve barış tartışmalarında verilecek. Ermenistan, hesap sorabilen bir muhalefet ile hesap verebilen bir iktidarı aynı anda üretebildiği gün, seçim yapan bir ülke olmanın ötesine geçip, demokratik iktidar değişimini mümkün kılan bir Cumhuriyet’e dönüşecek.


