Köklerinizin Türkiye'den Ermenistan'a, Ermenistan'dan Fransa'ya uzanmasıyla başlamak istiyorum. Bu üç çizginin sanatsal yaşamınız ve bir sanatçı olarak sorumluluğunuz açısından nasıl bir değeri var?
Bu çok geniş kapsamlı bir soru. Nedenini söyleyeyim: Tesadüfen Yerevan'da doğduğumu söylüyorum. Neden "tesadüfen" diyorum? Çünkü ailem, tüm aile üyeleriyle birlikte 1947'de Fransa'dan Ermenistan'a, Sovyet Ermenistanı'na göç etti. Ben 1955’te orada doğdum. Komünist oldukları için değil, vatansever oldukları için. Ancak tabii ki o Stalin döneminde Ermenistan'da hayat istedikleri gibi gitmedi.
60'larda durum biraz hafifledi ama biz 1970'te Fransa'ya döndük. Ben o zamanlar 15 yaşındaydım. Sovyetler Birliği'nde Fransız-Ermeni bir ailede doğduğunuzda, Fransızca öğrenmeniz gerektiğini biliyorsunuz. Çünkü anne ve babanız, sırlarını anlamamanız için kendi aralarında Fransızca konuşuyorlar.
15 yaşına geldiğinizde artık çocuk değilsiniz ve birçok izlenim biriktiriyorsunuz. O zamanlar tiyatro doğrudan hayatımda yoktu. Fransa’ya gittikten sonra ise futbol, benim için bugün tiyatronun sahip olduğu yerin karşılığına dönüştü. Fransa’daki Ermeni spor takımı Ararat'ın gençlerinde forma giyerdim. Fransa'daki ilk yıllarda, asimile olmak için değil ama gerçekten uyum sağlamak için futbola başladım. Babam şarkıcıydı. Eğlenceli bir ailemiz vardı, özellikle babamın tarafı, Bursa Sölözlü olduğu için fıkralar anlatır, şarkılar söylerlerdi... Ben bunların hepsini özümsedim ve hayatıma tiyatro girdi. Fransızca yüzünden veya Fransızca aracılığıyla, tiyatroyla birlikte Fransızcamı da geliştirdim.

Fransa'daki bu kültürel uyum ve sanat hayatınızın şekillenmesi sürecinde Charles Aznavour’la yollarınız nasıl kesişti?
Aznavour'la daha sonra tanıştık. 30 yıla yayılan bir yakınlığımız oldu; onun hayatı ve benim farklı projelerim aracılığıyla. Beni filmlerde görmeyi çok severdi, ben de onun konserlerine giderdim. Aznavour, benden Ermenistan hakkında bilgi almayı da severdi çünkü Ermenistan'ı iyi tanımıyordu. Sadece 1966'da bir kez konsere gitmişti. Sonra 88 depreminde... Depremin olduğu sabahı hatırlıyorum: 8 Aralık sabahı saat 8.30'da beni Cenevre'den aradı ve "Ne yapmalıyız?" dedi. “Yüklü bir çek yaz” dedim. Ben de ne yapılır diye duruma bakacağımı söyledim.
Tiyatroyla başlayan serüveninizde sinema ve belgesel projeleri nasıl devreye girdi? Tüm bu kültürler arası geçişler kameranızı nereye yöneltti?
Tüm bu kültürler; Fransızca, Ermenice, Türkçe ve büyükbabam Avedis’in şarkı söylediği Sölöz ağzı… Bu şarkılardan birkaçını biliyorum. Her şey tiyatroyla başladı, ardından sinema ve oyunculuk geldi. İlk belgeselim “Geri Dönüşü Olmayan” (Sans retour possible), arkadaşlarımın ne hale geldiği üzerineydi.
Fransa’ya 1970’te göç ettikten 11 yıl sonra, 1981’de arkadaşlarımı buldum ve Jacques Kébadian ile birlikte onların hikâyesini anlatan bir film çektik. Bu film, çocukluktan başlayan arkadaşlığımızı ve zamanla nasıl dağıldığımızı anlatıyordu: biri Paris’te, biri New York’ta, diğeri Yerevan’da, bir başkasının ise nerede olduğu bile belli değildi. Sinemanın hafıza ve hatırlama üzerine çok güçlü bir etkisi var. Benim çalışmalarım da, oyuncu ya da yönetmen olarak, ya sinemaya şiirsel bir yaklaşım ya da köklerimizle kurduğumuz bağ etrafında şekilleniyor.
Cannes'da size Altın Palmiye kazandıran ve unutulmuş bir tarihi olayı gün yüzüne çıkaran "Hayırsız Ada" filminin ortaya çıkışı da bu hafızayı koruma refleksinizin bir sonucu muydu?
Philippe Videlier, “Nuit Turque” kitabında şöyle anlatır: İstanbul’da bir İngiliz elçiye bir köpek havlar. Elçi bunu Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa’ya şikâyet eder. “Sokaklarda köpeklerin ne işi var?” der. Bunun üzerine çözüm ararlar: “Avrupalılar gibi olmak için bu köpeklerden nasıl kurtuluruz? Ya evlere alacağız ya da ortadan kaldıracağız.” Fikir sorulur; en çok öneri, İstanbul’da enstitüsü bulunan Pasteur Enstitüsü’nden Fransızlardan gelir. Anlatılanları adım adım izledim; filmdeki hiçbir şeyi uydurmadım, hepsinin belgesi var. Önerileri şu: “Şehrin etrafına kulübeler kurup köpekleri oraya dolduralım, gazla öldürelim. Sonra yağlarından sabun yaparsınız; şu kadar köpekten şu kadar kazanç sağlanır.”
Buna karşılık, karar vericilerden bazıları “Biz bunu yapamayız, Müslümanız, öldüremeyiz” diyor. Bunun yerine, karşıdaki ada Hayırsız Ada seçiliyor. Köpekleri oraya götürüp şehirden uzaklaştırıyorlar. Mantık şu: Sen öldürmeyeceksin, onlar “doğal” yollarla ölecek.
Bu yaklaşım beni etkiledi; çünkü katliam süreçlerinde de benzer bir mekanizma var. İnsanlar doğrudan öldürülmüyor, ama açlık ve susuzlukla ölüme terk ediliyor. Fransızların dediği gibi, son derece “pervers”, yani çarpık bir düşünce. Bu yüzden senaryoyu yazmaya başladım. Kitabın yazarına sordum, o da “Hiçbir şey uydurmadım, hepsi gerçek” dedi.
Geleneksel bir belgesel yerine neden animasyonu seçtiniz?
Yazım aşamasında animasyon olacağına karar verdim; çünkü çekimlerde o kadar köpek kullanamazdık. Benim için filmin en çekici yanı ses ve görüntüydü; o gerginlik ve çığlıklar, kafamda kurduğum dünyanın parçasıydı.
Institut Français devreye girip belgesel yapıp yapamayacağımı sordu. “Bu benim tarzım değil” dedim; maketler kurup köpekleri çizerek animasyon yapmayı tercih ettim. Onlar şırınga ve gaz gibi unsurlar istiyordu, ben ise kendi üslubumla, sessizlik ve ses efektleriyle anlatmayı seçtim.
Filmlerinizde diyalogdan ziyade sessizliğin ve sesin gücüne inanıyorsunuz sanırım.
Benim animasyon filmlerimde diyaloğa pek yer yoktur. Tiyatroda diyalog vardır ama sinemada görsellik konuşmalıdır. Ben sessizliği, montajı, ses efektlerini ve müziği kullanırım. Charlie Chaplin veya Buster Keaton gibi, işin özü görsel anlatımdır. Ben bir bağımsız yönetmenim. Kendi düşüncelerimi dikte etmek durumundayım; başkasının kurallarıyla değil, kendi sanatsal vizyonumla hareket ederim.

Bu tercihiniz filmin etkisini nasıl değiştirdi, tarihsel paralellikler bağlamında izleyiciden nasıl tepki aldınız?
Berlin’deki bir dernekten 24 Nisan’da film gösterimi için davet aldım. “Hayırsız Ada”yı göstereceğimi söyleyince “Bu köpekler Ermeni Soykırımı’nın sembolü mü?” diye sordular. Filme başlarken böyle bir niyetim yoktu. Ancak on binlerce köpeğin ölüme gönderilmesi, izleyicide bu çağrışımı doğal olarak yarattı.
Ben bu filmi köpekler sayesinde; sözde kötülük yapmak istemeyip bunu dolaylı yollardan yapan o kişiler için çektim. Filmin asıl derinliği budur, bunu nasıl saklayabilirsin? 'Ben yapmadım' deyip aslında arkadan iş çevirerek, bir milleti ya da 60 bin köpeği yok edip sonra nasıl 'Ben yapmadım' diyebilirsin? Ne kadar açıklama yapsam da, izleyen herkes soykırımla bağdaştırdı. Belki de Ermeni bir yönetmen olduğum için, Avrupalı olsaydım, gerçek bir hikayeyi almış ve filmleştirmiş diyebilirlerdi.
Fakat kendi sanatsal vizyonunuzla bağımsız kalabilmek bugünün sinema endüstrisinde ne kadar mümkün?
Bağımsız sinema yapmak çok zor. Kendi finansmanını kendin bulmak zorundasın. Fransa'da devlete ait bir sinema destek sistemi var, eskiden çok daha iyiydi. Ancak şimdi onlar da tamamen ticari sinemaya kaydılar. Sadece gişe yapacak, çok izlenecek filmlere destek veriyorlar. Benim gibi kendi tarzında direten, kalıpların dışına çıkan yönetmenler için bütçe bulmak giderek zorlaşıyor. Eğer ilk filmin gişe yapmazsa, ikinci filmin için sana para vermiyorlar.
Tüm bu zorluklara ve çok kültürlü yolculuğunuza dönüp baktığımızda, aidiyet duygunuzun nerede ağır bastığını merak ediyorum. Paris mi Yerevan mı?
Kesinlikle Paris. Yerevan'da doğdum. Yerevan'ı ve genel olarak Ermenistan'ı seviyorum ama benim şehrim Paris. Ben şehirler, ülkeler yerine insanları seviyorum; şehirlerin tarihini değil, problemlerini seviyorum. Paris de şu an göçmen krizleri ve fakirlikle boğuşuyor, zor durumda ama yine de orası benim yerim. Ben Kafkas Ermenisi değilim. Yerevan'ın geçmişinde, Sovyet döneminde diasporadan oraya giden Ermenilere yapılan muameleler bende bir yaradır. Onlara küçümseyici bir şekilde “Ağpa”' (kardeş kelimesinin bozulmuş hali) dediler, onlara siyah ekmek yedirdiler, dışladılar. Bu tarihi acılar yüzünden kendimi oraya tam anlamıyla ait hissedemiyorum.




