Türkiye’de bir gün arayla Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okul saldırıları meydana geldi. Bu saldırılar, 18 yaş altı öğrenciler tarafından gerçekleştirildi. Olayın ardından ülke genelinde protestolar yapıldı ancak fatura birden dijital dünya ve dizilere kesildi. Üstüne bu tip saldırıların Türkiye’de nadir, Amerika Birleşik Devletleri’nde fazla olduğuna dair yorumlar da yapıldı. Bu saldırganlık halinin tohumları çoktan ekilmiş miydi?
“ Eyvah Okuldan Arıyorlar! Anne - Babalar ve Öğretmenler için Akran Zorbalığı” kitabımda Rakel Dink’in, “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim” cümlesine atıfta bulunmuştum. Şiddet uzun yıllardır oldukça görünür bir durumda. Toplumsal bir dönüşüm yaşıyoruz. Dilde başlayan ardından sokağa taşan şiddete tanıklık ediyoruz. Nezaket, hoşgörü, yardımseverlik güçsüzlük olarak görülüyor ve zorbanın kutsandığı bir kültür büyüyor. Okul yaşamdan kopuk bir parça değildir, yaşamın ta kendisidir. Her gün ulusal medyada ya da sosyal medyada denk geldiğimiz şiddet olaylarının okula yansıyacağını öngörememek hata olurdu.
İçişleri Bakanlığı’nın 81 ildeki okullara gönderdiği güvenlik genelgesini nasıl yorumluyorsunuz? Genelgede yer alan maddeler, şiddet ve zorbalığa dair ihmalleri de gözler önüne seriyor mu?
Ne yazık ki sorunu tek bağlamda değerlendirip, okul önlerine kolluk gönderince sorunun biteceği düşünülüyor. Bu durumu yaşanan acı olay sonrası alınan acele bir karar olarak görüyorum. Okul saldırılarının ardından okullara üniformalı kolluk göndermek şiddeti yok etmez, endişeyi artırır. Bir okul ziyaretinde denk geldiğim üniformalı, silahlı bir kolluk ile sohbet ettik. Okul görevi geldiğinde amirine ‘Sivil ve silahsız gitsek daha iyi olmaz mı, ilkokul çocuklarını endişelendireceğiz’ dediğini söyledi. Hepimiz bu çözümün tek başına bir şey ifade etmediğini biliyoruz. Çok basit bir veri taraması ile hangi okulların riskli olduğu, hangi okulların önünde daha çok sorun yaşandığı görülebilir ve önlemler bu açıdan gözden geçirilebilir. Bununla birlikte elbette her okulun bir güvenlik görevlisi olması şarttır. Okul giriş çıkışlarının düzenli olması elbette önemlidir. Fakat şiddeti kamera ve kolluk ile önleyemeyiz; toplumsal dönüşüm ve değişime ait bir yol haritasına ihtiyacımız var.
Eyvah Okuldan Arıyorlar kitabınızda akran zorbalığına dair verilerle birlikte okuldaki şiddet olaylarına dair çeşitli eğitimcilerden aldığınız görüşler yer alıyor. Kitabı incelediğimde özellikle öğretmenler şiddet ve zorbalıkla mücadele etmekte çaresiz kalabildiklerini; velilerin ise ilgisiz olduklarını aktarmış. Bir velinin çocuğuna ilgi göstermemesi şiddete zemin hazırlayabilir mi?
Zorbalık davranışı gösteren öğrencilerde bu davranış kalıpları (şiddet gösterme, alay etme, baskı kurma vb.) bir anda şekillenmiyor. Daha ilkokul yıllarında sınır görmeyen, yaptığı davranışın sorumluluğunu almayan öğrenciler büyürken bu davranış kalıplarını kişiliklerinin bir parçası olarak edinmeye başlıyorlar. Bu çocuklar olumsuz davranışları ile görünür ve bilinir olmaya başlıyorlar.

Yani zorbalık yapmak onların benlik gelişiminin bir parçası oluyor. Bu erken çocukluk yıllarında okuldan gelen uyarıları duymayan, bu anlamda okulla işbirliği yaparak çocuğunun yolculuğuna eşlik etmeyen anne ve babalar var. Bu çocuklar doğaldır ki kötü davranışlarının dönüşümü için kendilerine bir yol gösterici de bulamıyorlar. Hele bu çocuklar dezavantajlı bölgelerde büyüyorlarsa suça bulaşmaları da çok erken yaşlarda ortaya çıkıyor. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyaya sokakta uyuyan yaşlı bir adamın yüzünü hedef alarak tekme atan 18 yaş altındaki iki çocuğun videosu düştü. Şimdi bu çocukların böylesi bir kötülüğe geçişini sadece bu iki çocuk üstünden okursak hata yapmış oluruz. Sistemin tüm parçalarını gözden geçirmeliyiz.
Kitabınızda referans aldığınız PISA 2022 verilerine göre Türkiye’de öğrencilerin en sık yaşadığını bildirdiği zorbalık türünün ilişkisel ve sözel zorbalık olduğunu belirtiyorsunuz. Ancak pandemi sonrası çocuklarda teknoloji kullanımında artış gözlemlendi. Sosyal medya kullanımlarında gençler ve çocukların sayısı bir hayli fazla. Kimlik ile sosyal medyaya giriş yapılması maddelerinin konuşulduğu şu günlerde zorbalığın artmasında sosyal medya bir etken mi? Yasaklama yerine kapsamlı bir internet okuryazarlığı daha doğru olmaz mı?
Sosyal medyanın kullanımının artışı ile siber zorbalığın arttığını biliyoruz. Yapılan araştırmalar da bunu söylüyor. Anonimlik, çocuklara kontrol edilemeyen bir alan açıyor. Bu alanda yapılan zorbalık ne yazık ki normalleşmeye başlıyor. Bırakın çocukları, yetişkinlerin de bu platformlarda kendilerini kaybettiklerini görüyoruz. Örnek verecek olursak, “Squid Game” dizisi bir ara çok popülerdi ve birçok uzman bu dizinin çocukları zorbalığa ittiğini ifade ediyordu. Birçok okul ailelere yazı göndererek bu dizininin izlenmemesini istedi. Acı olan şu ki paralı bir platformda yayınlanan bu dizide zaten +18 yaş sınırı vardı. Yani çocukların bu diziyi izlememesi gerekiyordu. Biliyoruz ki birçok aile, bu kurallara hiç dikkat etmedi. Daha birçok kurala dikkat etmediği gibi. Var olan kuralların bile uygulanmadığı bir ülkedeyiz. Kişisel özgürlükleri sınırlamak ciddi bir özgürlük sorunu olduğu fikrine katılıyorum. Fakat belirli bir yaşın altındaki çocukları denetimsiz bir alanda özgür bırakmayı pedagojik olarak doğru bulmuyorum.
Çocukların sosyal medyada takip ettiği hesaplar ve kullandıkları uygulamalara baktığımızda asıl sorun ebeveyn denetimsizliği mi? Ne yapılmalı?
Kesinlikle ebeveyn denetimsizliği. Bebek arabalarında tablet yerleştirme aparatı görüyoruz. Mavi ekran çocukları oyalamanın tek çaresi olarak görülüyor. Gittiğiniz her restoranda ellerine cep telefonu tutuşturulmuş çocuklar görürsünüz. Bunu sürekli yapan aileler, çocuklarını ciddi ihmal ediyorlar. Ve biz ihmal davranışını normalleştirmiş ailelere bir şeyler anlatmaya çalışıyoruz. Her şey ilişkiseldir, özellikle pandemi sonrası bu ilişkiler tepetaklak oldu. Çocuğu ile bir yemek sohbetini bile yönetemeyen aileler, kurtuluşu mavi ekranda arıyor. Odasına kapanan, telefonu elinden düşürmeyen çocuklar büyüyor. O mavi ekranların arkasında karanlık bir dünya olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu dünyada bir algı yönetiliyor ve çocuklarımız girdikleri evrenin, yakın oldukları çevrenin algılarına göre şekilleniyor. Öncelikle çocuklarını ihmal eden ailelere sorumluluklarını mutlaka hatırlatmalıyız. Örneğin “Bu restoranda çocuklara telefon verilemez” demek bile bir adımıdır. Okul disiplin yönetmelikleri mutlaka gözden geçirilmeli ve ailelerin çocuklarının davranışlarının sorumluluğuna ortak olmaları sağlanmalı. Okullarda sınıf öğretmenleri anne ve baba tutumlarının farkındalar, güçlü bir geri bildirim mekanizması ile bu süreç dönüştürülebilir. Daha önce de dediğim gibi ne yazık ki çoklu bir sorunun içindeyiz. Tek bir çözüm kurtuluşun anahtarı olamayacak. Örneğin öğretmen algısının gün geçtikçe gerilediği bir toplumda öğretmenlerin dönüşüme katkı vermesi de oldukça zor olacaktır. Bu sorunlarla baş etmenin yolu bütünsel bir değerlendirme ile hareket etmekten geçmektedir.
İstanbul’da son yıllarda yükselişe geçen sokak çetelerine yönelik operasyonlar yapıldı. Ancak çetelerin liderleri gençler tarafından bir kahraman olarak nitelendiriliyor. 18 yaş altı çocukların şiddete eğilim göstermeleri, korkmama hallerine bürünmelerinin yanı sıra eğlence adı altında akranına zorbalık uygulamak gibi durumlar, gelecek yıllar için bir ümitsizlik yaratıyor mu? Korku iklimi giderek yaygınlaştı mı?
Cezasızlık algısı pekişti ve en önemlisi utançlar değişti. Geçmişin doğruları ile bugünleri yorumlayan bizlerin dediklerinin pek önemi yok artık. Kısa yoldan zengin olmak, emek vermeden, üretmeden kazanmak kabul görüyor. Hatta emek vererek bir yerlere gelmeye çalışmak küçümseniyor ve “kaybeden” sınıfına yerleştiriliyor. Peki, emek vermeden zengin olmak ne demek? Çocukların şu an öykündükleri ve istedikleri bu ne yazık ki. Bunun olası olduğunu görüyorlar, çevrelerinde bunun çok fazla örneği var. Geçmişte bir yerlere gelmenin, sosyal statü sağlamanın yolu okumaktan geçiyordu. Günümüzde çocuklar okumanın ve beyaz yakalı olmanın modern kölelik olduğunu düşünüyor. Çevrelerinde okuyup iş bulamayıp ancak kuryelik yapan ya da üç harfli bir markette ay sonunu getirmeye çalışanları görüyorlar. Onlara sunulan bu karanlık gelecekten çıkmak istiyor çocuklar bu gelecekten kaçışın-çıkışın kimi yolu da ne yazık ki suçtan geçiyor.
Böylesi bir ortamda gelecek adına çok ümitliyim demek kolay değil ve fakat yılgınlık yok mücadele var. Bu ülkenin çocuklarının daha iyi bir geleceği hakkettiğine inanıyorum. Bir şeyleri değiştirmenin yolunun emek vermekten geçtiğini biliyorum. Bu ülkede değişime öncülük edecek adımların eğitimden geçtiğine olan inancımla eğitim adına bir şeyleri değiştirmek ve dönüştürmek için çaba gösteriyorum. Bu noktada biz eğitimcilerin daha görünür olması ve bilimin ışığında, evrensel değerlerin ışığında söz söylemekten vazgeçmemesi gerekiyor. Okulun artık yeni sokaklar olduğu bir gerçek, çocukların sosyalleştiği tek alan okullar. Bu alanları doğru kurgular ve okulu bir umut, bir heyecan alanına çevirebilirsek çok şeyi değiştirebiliriz.




