Karanlık gecelerin aydınlığa varamadığı saatlerde yollarda buluyorum kendimi iki haftadır. En son, arkadaşım, meslektaşım Furkan’ın cezaevinden çıktığı gün, onu almaya gitmiş ve bir süre buraya uğramak istemediğime dair kendime söz vermiştim. Bu sözü tutmak nasip olmuyor ne yazık ki. Son yıllarda Silivri, gazeteciliğin mecburi istikameti. Yolunun geçmediği gün az bulunuyor. Öyle günlerdeyiz yine… Türkiye’nin ve hatta tüm dünyanın konuştuğu ve izlediği davanın takibi için düştük bu kez yollara. 105’i tutuklu 407 sanıklı, 4 bin sayfaya yakın iddianameden oluşan bir davanın seyrini hepimiz merak ediyoruz. Nasıl etmeyelim, zira iktidar “yolsuzluklardan insan içine çıkamayacaklarını” söylüyor. Ancak 1 yıldır tutuklu olanları karşımızda dimdik görüyoruz.
Sabahın köründe başlayan yolculuklar, Silivri ayazında beklenen sıralarda gazeteciler olarak birbirimize dönüp “neler olabileceğini” konuşuyoruz. Yaşanabilecek tartışmaları, basının yaşaması muhtemel sıkıntıları tekrar ediyoruz. Adeta bir görev tekrarı gibi… Önceki tecrübelerimiz rehberimiz oluyor. Ancak jandarmadan gelen “önce basın” çağrısı bizi şaşırtıyor. Kontrollerden geçen gazeteciler kolaylıkla kokartını alıp duruşma salonu kapısında beklemeye başlıyor. Basının ilk defa herkesten önce içeride olması bizi şaşkınlığa uğratsa da bu his üzerimizde çok fazla kalmıyor. Duruşma salonuna girer girmez bize, basın için ayrılan yeri gösterdiklerinde anlıyoruz. Basının önden alınmasının bir jest değildi, aleniyetlikle de alakası yoktu. Duruşmanın en ucunda yer alan sağ köşede, gelen tutuklu sanıkları, heyeti görmek, konuşulanları net bir biçimde duymak mümkün değildi. Üstelik oturma düzeninde basının not tutabileceği bir alan, bilgisayarları şarj edebileceği elektrik de yoktu. 25 kişilik gazeteci sınırlamasında esnemeler vardı, ilk günden daha çok kalabalıktık. En önden de basını yerleştirmişlerdi. Ancak tüm bunların hepsi göstermelik iyi niyetlerdi.
Basına ayrılan yer fikir veriyordu
Daha en başında aleni bir mahkemede basının en arkaya sıraya atılması duruşmanın nasıl bir seyirde ilerleyeceğine konusunda fikir veriyordu bize. Mahkeme heyeti de salona girer girmez tavrıyla bizi yalancı çıkartmıyordu. 1 yıldır tutuklu olan, iddianamede her eylemde adı geçen, suç örgütü kurmak ve liderlik etmekle suçlanan Ekrem İmamoğlu söz almak istese de mahkeme izin vermedi. İmamoğlu, konuşmakta ısrarcıydı, bir yıldır bu anı beklemişti. İmamoğlu, hak arayışını Karadeniz inadıyla besliyor ve vazgeçmiyordu. Heyet ise başa çıkamıyor çareyi ara vermekte buluyordu.
Sevdiklerine selam veren aileler susturuluyor
Duruşmalar, mahkemenin sürekli değişen talimatları altında güçlükle sürerken, çok uzun zamandır ailesinden uzak kalan sanıkların selama kalkan elleri indiriliyor, sevdiklerine seslenen aileler susturuluyor, gazeteciler yazamasın, anlatmasın diye uzaklaştırılıyor ya da sınırlandırılıyordu. Ne vatandaş ne de politikacılar aleni bir davanın seyrine dahil olabiliyordu.
Sanığından, avukatına, gazeteciden izleyiciye kadar herkesle bir tartışma yaşamıştı mahkeme. Tartışmalar hep tek taraflı oluyor, sanık, avukat, gazetecinin heyetle girdikleri hak arayışı mücadelesi, mahkemenin elindeki en sağlam güçle, “erteleme kararı” ile son buluyordu.
Bir yıldır tutuklu olan, kendilerini savunmak için ilk kez imkân bulan sanıklar, kürsüye çıkmak için sabırsızlanıyor ancak mahkemenin “eylemlere göre sıraladıklarını” söylediği liste ilerlemiyordu. İmamoğlu ısrarla “Bırakın bu insanları, bayramda aileleriyle olsun, benimle tek başıma mücadele edin” dese de hasta ve alabileceği cezadan yatarı kalmayan sanıkların bile tutukluluk değerlendirmesi yapılmıyordu. Tutukluluk bir tedbir olmaktan çıkmış, cezalandırma yöntemi olarak kullanılan bir araca dönüştürülerek insanlık onurunu ayaklar altına almıştı.
“Maya baba dedi”
İki hafta boyunca her gün sevdiklerine seslenen aileler, gözyaşlarını saklamaya çalışırken birbirlerini teselli ediyor. İBB İmar Daire Başkanı Ramazan Gülten içerideyken doğan 7,5 aylık kızından gelen haber herkesin gözünü dolduruyor. Ramazan salona çıkar çıkmaz izleyici sıralarındaki sesi yetişmeyen eşine, avukatlar, izleyiciler hep birlikte eşlik ediyor: “Maya baba dedi.” O üç kelime ağırlığı altında dinledik, etkinlik pişmanlıktan yararlanan bir sanığın savunmasını. Çelişkili, somut delili olmayan, duyuma dayalı beyanlar sırasında akla gelen yalnızca Maya bebek oluyor.
Bir sonraki gün tutuklu dayısını savunan genç bir avukatın boğazında düğümleniyor kelimeler. Rüşvete aracılık ettiğine dair delil gösterilen etkin pişmanlık ifadelerine karşı çok sevdiği dayısını savunurken birer birer çürütüyor iddiaları. En çok merak ettiğim anlardan biriydi. Dayısını görmek isterdim o anda. Küçük yeğeni mesleki hayatını memleketin en zor davasıyla başlatıyordu. Üstelik o davanın sanıklarından biriydi. Acaba nasıl hissediyordu? Ancak göremedim, mahkeme heyetinin basına layık gördüğü loca bunları görmeye engeldi. Gizlik tanıkların “duydukları kadarıyla” beyanlarıyla oluşan davada basının da “duyduğu kadarıyla” yazması yeterli görülüyordu.
Hepsinin kürsüdeki ilk sözü: “Bizi dinleyen biri var”
Silivri’de 2 hafta içinde geçen yedi günde 10 sanık ilk kez hakim karşısında kendini anlatma imkanı buldu. Hepsinin kürsüdeki ilk sözü “Bizi dinleyen biri var” oluyordu. Hepsi bayramdan önce ailesine kavuşmak istiyordu. Ekrem İmamoğlu da avukatlar da heyetin bu yönde bir karar vermesi için talepte bulunsa da bir karşılığı olmadı. Salondan ayrılırken sanıklar önce birbirine sarılıp bayramlaştı sonra ailelerine dönüp “iyi bayramlar” diyerek ayrıldılar. O an salonun havası daha da ağırlaştı, vedalaşmak için kalkan eller hiç inmek istemedi, aileler son bir tutuklu götürülene kadar salonu terk etmedi.
Ailelerin ardından salona uzunca baktım. Buraya geldiğim ilk zamanları, stajyer gazetecilik dönemlerimi hatırladım. Ergenekon, Balyoz, KCK, Cumhuriyet davası… Ne davalar izlemiştik burada. Ne kadar çok ayrılığa şahit olmuştuk. Bugün bir kez daha o hüzün tekrar ediyordu aynı salonda. Biz yine farklı hayatlarda benzer acıların tanığıydık. Tam karşımızda “Adalet mülkün temelidir” yazıyor. Yaşım büyürken bu salonda, git gide daha zor okuyorum. Kuşkusuz yitip giden görme yetimdir. O, uzakta da olsa içimdeki inanç onun varlığını kuvvetlendiriyor. Adalet orada, uzakta. Bir gün duvardaki bir söz olarak asılı kalmaktan öteye geçecek. Yine gelecek. Geri gelecek.



