Gazeteci Furkan Karabay, yaptığı haberler ve haberlerinden oluşan sosyal medya nedeniyle tutuklandığında takvimler 15 Mayıs 2025’i gösteriyordu. Daha önce yine haberleri nedeniyle iki kez tutuklanmış Karabay için bu tutukluluk sürpriz olmasa da bu kez tutsaklığı 201 günü buldu.
Karabay da her gazetecinin ilk refleksine uygun olarak tutukluluğu boyunca haberler yazmaya devam etti. Bir süre sonra haber ve söyleşilere, öyküler de eklendi. Agos okurları Karabay’ın anlatılarına yabancı değil; zira hapishaneden haftalık olarak avukatları aracılığıyla gönderdiği öyküler daha önce sayfalarımıza taşınmıştı.
Hapishane edebiyatına yeni bir halka
İşte bu öyküler, Tekin Yayınevi tarafından “Bizim Burada Ne İşimiz Var” adıyla bir araya getirildi. Kitap, yalnızca bir mahpusluk anlatısı olmanın ötesine geçiyor; yazının, tanıklığın ve ısrarın iç içe geçtiği bir direnme biçimi olarak kendi yerini kuruyor. Karabay’ın anlatıları aynı zamanda Türkiye’de köklü bir damar olan hapishane edebiyatı geleneğiyle de yankılanıyor. Namık Kemal’den Sabahattin Ali’ye, Nazım Hikmet’ten Orhan Kemal’e uzanan bu çizgi, yalnızca bir yazın türünü değil, aynı zamanda yazının baskı altında bile tanıklık üretme ısrarını ifade ediyor.
Toso Dayı, Ortodoks Aslan, Eser ve Abdülhalit gibi Silivri’de yan yana düşen hayatlarla tanışıyor okur. Karabay’ın öyküleri aracılığıyla tanıştığımız bu isimlerin her biri yekpare görünen duvarları arasında bir çatlak açıyor, kendi sesini o çatlaklardan dışarıya taşıyor. Koğuşların sıkışmış günlerinde bu insanlar yavaş yavaş görünür hale gelirken, okur da hiç bilmediği bu hayatların içine çekiliyor; aynı anlatının içinde yan yana durmanın tuhaf yakınlığını paylaşıyor.

Önsöz Ahmet Ümit’ten
Kitabın önsözünü kaleme alan Ahmet Ümit, Karabay’ın yazısını “ağır koşulların içinde bile sürdürülen bir tanıklık” olarak tarif ediyor ve bu metinlerin onu edebiyatın uzun hafızasına bağladığını vurguluyor. Ümit’e göre Karabay yalnızca yaşadığını yazmıyor; yaşadığını tarihe düşüyor. Ümit, kitabın ardından kalan duyguyu ise şu cümleyle özetliyor: “İnsan bu hale düşürülmemeli. İnsan bu hale düşürülmüşse, insan insanlığından utanmalı.”
Sonsözde ise gazeteciler Can Bursalı, Sami Menteş ve Ilgaz Gökırmaklı, Silivri duvarları arasında kurulan kırılgan dayanışma ağını ve yargı sopasıyla bastırılmaya çalışılan gazetecilik pratiğini hatırlatıyor.
Karabay’ın öyküleri, kimi zaman ince bir ironiye kimi zaman keskin bir suskunluğa yaslanarak akıyor; gündeliğin en sıradan ayrıntıları bile politik bir ağırlık kazanıyor. Hapishane ise burada yalnızca kapatılan bir mekân değil; duvarların içinde zamanın büküldüğü, sözün bastırılmaya çalışıldığı ama yine de çatlaklardan sızdığı bir eşik olarak beliriyor.
Günün sonunda “Bizim Burada Ne İşimiz Var?”, bütün bu parçalı seslerin içinde yazının kapatıldığı yerden taşabilme ihtimalini ve gazeteciliğin tüm baskı ve kuşatılmışlığa rağmen hakikati anlatma ısrarını hatırlatıyor, okura yeni sorular armağan ediyor. Bu soruların yanıtı ise Karabay’ın öykülerinde, ısrarında ve tanıklığında saklı.



