Simon Vratsian'ın güncelliğini yitirmeyen yazısı

Aşağıda Türkçe tercümesi verilen makale, Taşnaksutyun'un (Ermeni Devrimci Federasyonu) Yerevan'da yayımlanan resmi yayın organından alınmış bir başyazı. 20 Kasım 1920 tarihli ve iki sayfa olan bu makale, Ermenistan Cumhuriyeti'nin Bolşevik Rusya ile Kemalist Türkiye arasında sıkıştığı, savaş ve siyasi krizle çalkalandığı bir dönemde kaleme alındı.
Bu yazıyı kaleme alan Simon Vratsian, kısa süre içinde Birinci Ermenistan Cumhuriyeti'nin son başbakanı olacak, 2 Aralık 1920'de iktidarı Bolşeviklere devredecek ve bu tarih Ermenistan'ın bağımsızlığının sona erdiği tarih olacaktı. O sırada partinin en üst icra organı olan Taşnaksutyun Bürosu'nun üyesi olarak görev yapan Vratsian, birkaç ay sonra, 18 Şubat 1921'de Bolşevik rejiminin devrilmesinin ardından Yerevan'da ihtilalci iktidarı elinde tutan Milli Kurtuluş Komitesi'ne başkanlık etti.

Simon Vratsian, Sovyetlerin Nisan ayında yeniden iktidara gelmesini takip eden iki ay boyunca, önce İran'da, ardından Batı'da, Batı yanlısı bir çizgiyi savunmayı ve pragmatik bir siyaset anlayışıyla Ermenistan'ın egemenliğini yeniden tesis etmek için Türkiye'ye el uzatmayı sürdürdü. Bu siyasi çizgiyi Ruben Ter Minasyan, Ruben Tarbinyan, Hamo Ohancanyan, Arşak Camalyan, Mikael Varandyan ve daha pek çok liderle paylaşıyordu.
Aradan 106 yıl geçti. Ermenistan'ın bir varoluş krizi yaşadığı 2026'da bu krizin bazı özellikleri Birinci Dünya Savaşı dönemini hatırlatsa da arada önemli bir fark var: 1920'de Ermenistan ile Türkiye arasındaki sınır meselesi henüz çözüme kavuşturulmamışken, bugün iki cumhuriyet de mevcut sınırları sorgulamıyor.
Bu yazının değerini ve ortaya koyduğu temel argümanın güncelliğini görmek için yazıdaki her cümleye katılmamız gerekmiyor.
Elbette bu belge, aşağıdaki yazıda ortaya konan argümanı destekleyen tek belge değil. Örneğin Vratsian, 1922'de ABD'deki Taşnaksutyun Kongresi'ne sunduğu raporda, “Denizden denize bir Ermenistan talebinin, en iyi ifadeyle çocukça” olduğunu savunmuştu (Hairenik Monthly, 1. sayı).
Bu yazıyı okurken tarihten ve dönemin büyük Ermeni şahsiyetlerinin sözlerinden “doğru dersleri” çıkarmanın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Tarihle kurulan bu ilişkinin belki de en ironik yanı ise Ermenistan'daki Taşnaksutyun'un resmi merkezinin Simon Vratsian'ın adını taşıması.
Bütün bunlar önümüzde birkaç ihtimal olduğunu gösteriyor:
• Ermenistan'daki Taşnaksutyun, bu ismi seçerek eski başbakanının ve Taşnaksutyun Bürosu üyesinin bütün yazılarını benimsediğini ortaya koyuyor. (1933 sonrasında yaşanan politika değişikliklerinin Ermenistan'daki fiili koşullarla pek ilgisi yoktu. Bunlar, sürgünde bulunan ve artık bir diaspora partisine dönüşmüş bir partinin, değişen uluslararası ortamda diaspora'da kendisine bir ölçüde anlamlı bir rol bulma çabasının ürünü olan siyasi savrulmalardı.)
• Yahut bugünkü Taşnak parti yönetimi, bu yazının savunduğu politikadan bihaber. Kendi tarihini bilmiyor ya da bilmezden gelmeyi tercih ediyor. Ve bu, 125 yıllık geçmişe sahip bir örgütün meşru ve sadık mirasçısı olduğunu iddia eden bir yönetim açısından ciddi bir itham.
• Bir başka ihtimal de partinin mevcut yönetiminin, Taşnaksutyun'un Birinci Cumhuriyet'e liderlik ettiği dönemde edindiği deneyimin ardından birtakım sonuçlara vardığını ve Ermenistan'ın geleceğine ilişkin, bugünkü yönetimin katılmadığı bir görüş benimsediğini kamuoyuna açıkça ilan etmesi. Yani yönetim, yalnızca “parti hatalar yaptı” gibi kaçamak bir ifadeyle yetinmek yerine, söz konusu hataların neler olduğunu ve o dönemde izlenen bu politikaların bugün neden hata olarak değerlendirildiğini açıkça ortaya koyabilir. Aksi takdirde parti, genel olarak tarihten, özel olarak da kendi tarihinden ders çıkarma imkânından yoksun kalır.
Ancak er ya da geç Taşnaksutyun, Ermeni dünyasında neyi temsil ettiğine karar vermek zorunda: Geçmişinin sorumluluğunu üstlenen gerçek bir siyasi güç mü, yoksa kendisi hakkında yaratmak istediği imaja bel bağlayan ve gerçek tarihle, hele kendi tarihiyle, pek az ilgisi olan bir mirası sahiplenen sekter bir örgüt mü?
Tüm bu sorulardan sonra Birinci Ermenistan Cumhuriyeti'nin son başbakanı Simon Vratsian'ın tarihi yazısına bakalım:
Uzlaşma sorunu ve yönümüz
Ermenistan büyük güçlerin hukuken tanıdığı bir devlet. Bu tanınma, halkımızın uluslararası alandaki en büyük kazanımıdır.
Milyonlarca evladının fedakârlığı sayesinde bağımsızlığını kazanmış olan Ermeni halkı, tarihi topraklarındaki büyük kayıpları kabullenebilir, pek çok iyi şeyden vazgeçebilir. Ancak hiçbir koşulda uzlaşamayacağı ve vazgeçemeyeceği tek bir şey var: Ermenistan’ın bağımsız bir devlet olarak varlığının sona ermesi.

Bırakın Ermenistan küçük, hatta çok küçük bir devlet olsun, yeter ki bağımsız olsun.
Küçük olmak, gelecekteki gelişmenin ve kalkınmanın önünde hiçbir zaman bir engel değil. Yunanistan kurulduğunda küçük ve çok güçsüz bir devletti, bugün ise o kadar büyüdü ki İtalya gibi güçlü bir devlet karşısında dahi korku uyandırıyor. Sırbistan da küçük bir devletti, bugün ise çoktan saygın bir devlet haline geldi. Romanya da küçük bir devletti, bugün topraklarını kat be kat genişletti ve gücünü de katladı.
Her şeyden önemlisi, devletin bağımsızlığını korumaktır. Bu bağımsızlık, halkın gelecekte gelişebilmesinin en büyük güvencesidir.
Büyük devletler açısından devletimizin varlığının taşıdığı anlam ve değer, Türkiye ile Rusya'yı birbirinden ayırmasından kaynaklanıyor. Ermenistan'ın bağımsızlığını kaybedip Rusya'nın elinde bir kuklaya dönüştüğü gün, büyük Avrupa devletlerini Ermenistan'ın bir devlet olarak varlığını kabul etmeye zorlayan ve zorlayacak tek güçlü gerekçe de ortadan kalkacaktır.
Ermenistan bir devlet olarak varlığını sürdürmek istiyorsa, kuzeydeki büyük komşusu Rusya'nın oyuncağı olmaktan ne pahasına olursa olsun kaçınmalıdır.
Öte yandan, yüzyıllardır düşmanımız olan Türkiye, ancak Rusya yanlısı çizgimizden kesin olarak vazgeçtiğimizde devlet olarak varlığımızı kabullenebilir.
Bugün bizimle savaş halindeki Mustafa Kemal'in Türkiye'sinin Bolşevik Rusya'nın müttefiki olduğu doğrudur. Ancak Türk-Rus dostluğunun, çıkarları nesnel olarak ve temelden birbirine karşıt iki güç arasındaki geçici bir ittifak olduğunu anlamak için büyük bir siyasi öngörüye sahip olmak gerekmez.
Türkler ve Ruslar arasındaki mevcut dostluğun her an kopabilecek suni bir bağ olduğu, taraflardan herhangi biri kendi temel amacına ulaştığında kaçınılmaz olarak bu bağın kopacağı gün gibi açıktır.
Rusya, Türkiye'nin kadim düşmanıdır. Bu düşmanlık hiçbir zaman yöneticilerin öznel arzularından kaynaklanmadı, iki devletin ve iki halkın varoluş ve gelişme koşullarının nesnel gerçekliklerinden doğan kaçınılmaz bir sonuç oldu.
Bu nedenle ne Bolşevikler ne de Kemalistler kendilerini değiştirebilir. Devletlerinin ideolojik karakterini de değiştiremezler. Nitekim İngiltere de son Avrupa savaşı sırasında geçici çıkarları gereği Rusya'nın müttefiki olmuştu. Fakat bu ittifak, İngiltere'nin Rusya'nın en büyük ve en tehlikeli düşmanı olarak kalmasına engel olmadı.
Ermeni halkı, Rusya'nın yanında yer alarak ne kendi varlığını ne de devletinin varlığını güvence altına alabilir. Çünkü mevcut uluslararası koşullar altında Rusya'nın Transkafkasya'daki varlığının kalıcı olması mümkün değil; Rusya sorunu çözüme kavuştuğu anda, er ya da geç bu varlık da sona erecektir.
Rusya da Bolşevik yöneticilerinin ağzından, Transkafkasya'daki İngiliz çıkarlarına saygı göstermeye ve bu çıkarları tanımaya hazır olduğunu defalarca dile getirdi.
Ermeni halkı ve Ermenistan, İngiltere ve diğer büyük Avrupa güçleri Rusya'nın varlığını kabul etmeye razı olduğu takdirde, kendi ifadesiyle Transkafkasya sınırlarından çekilecek bir devlete kendi kaderini bağlayamaz.
Ermenistan'ın kurtuluşu için önünde yalnızca bir yol vardır: Doğrudan komşusu olan Türklerle ortak bir dil bulmak.
Ermeni halkı yaşamak, devletini ve fiziksel varlığını garanti altına almak istiyorsa yüzünü Rusya'ya değil, Türkiye'ye dönmelidir.
Ermeni halkı son pan-Avrupa savaşı sırasında Rusya yanlısı bir çizgide olmak yerine, hiçbir çekince göstermeden Türklerin yanında yer almış olsaydı, büyük olasılıkla katliamlardan kurtulacak ve durumları Gürcülerinkinden bile daha iyi olacaktı.
Bir kez ve herkes için anlamalıyız ki halkımız için gerçek bir barışa yabancılara bel bağlayarak değil, kendi güçlerimize dayanarak ve güçlü komşularımızla, Türkiye'yle birlikte, kaderimizi kendimiz belirleyerek ulaşabiliriz.
Her türlü yabancı müdahale, özellikle de Rus müdahalesi, Ermeni ve Türk halkları arasında kalıcı bir barışın kurulmasına ancak zarar verebilir.
Çünkü yabancı güç, her şeyden önce, iki asırlık komşular arasında zaten var olan karşılıklı güvensizlik ortamını daha da bulandıracak ve sağlam bir anlaşmaya varılmasını imkansız hale getirecektir. İkinci olarak da kendi çıkarlarının ve amaçlarının peşinde bizi bir araç olarak kullanmaya çalışacaktır. Yabancının bakış açısından, samimi ve sahici bir Ermeni-Türk uzlaşması aslında arzu edilen bir sonuç değildir.
Oysa Ermeni halkının da, Türk halkının da gerçek bir uzlaşmaya ihtiyacı vardır.
Yabancılar tarafından yeterince aldatıldık.
Umudumuzu yalnızca kendi gücümüzden devşirelim ve düşmanımızla, “iyi niyetli” aracılar olmadan, yüz yüze konuşalım. Bu yolla elde edeceğimiz her ne olursa olsun, aracılar eliyle elde edebileceğimizden daha güvenilir, daha kalıcı ve daha umut verici olacaktır.
İngilizceden Türkçeye çeviri: Bade Başer
*Bu yazı daha önce Radar Armenia ve Armenian Mirror Spectator’da yayınlandı.


