Sınırın dili neyi anlatır?

Sebte ya da Ceuta, İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı. 1580 yılında İspanyol toprağı oldu. Mart 1995'te Özerklik Statüsü’nün kabul edilmesiyle İspanyol Anayasası'nda öngörüldüğü gibi, özerk bir şehir haline geldi. Mart 1995 öncesinde ise İspanya'nın Cádiz eyaletine bağlı bir belediyeydi.
Sebte ya da Ceuta’da gerçekten ne oldu?
2026 Temmuz'unun son haftasında, Fas'tan binlerce göçmen Sebte'ye (Ceuta) girdi ve bu uluslararası bir güvenlik krizine yol açtı.
Belediye Başkanı Juan Jesús Vivas, merkezi hükümete "ulusal acil durum" ilan etmesi çağrısında bulundu. Ulusal Polis sendikası, Fas'ı geleneksel askeri güçleri, diğer saldırıları ve dezenformasyon kampanyalarını birleştiren bir strateji uygulamakla suçladı.
Bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeler hemen sınırlarını kapatıp İspanya’nın derhal Schengen bölgesi kapsamından çıkarılmasını ve bu göçün önlenmesini istedi. Avrupa medyasında nerdeyse istisnasız tüm basında, göçmenleri tehlike-tehdit olarak gösteren "işgal", "savaş", "istila" manşetleri atıldı. Avrupa'ya karşı koordineli bir eylem yanılsaması yaratan bütün sözcükler kullanıldı.
İspanya, çoğunluğu gençlerden oluşan, yalnızca mayo ve su gözlükleriyle sınır hattını geçmiş bu göçmenlere karşı orduyu devreye soktu.
Gerçekten yaşanan şey bir işgal, istila ve savaş mıydı, haber dili için bu kelimeler neden seçildi? Yoksa olay öncelikle insani bir trajedi miydi?
Dil gerçeği nasıl değiştiriyor?
Avrupa medyasının Ceuta'daki göçmenler için kullandığı "işgal", "istila", "savaş" gibi kelimelerin hepsi askerî bir hareketi belirten-içeren kelimeler ve yalnızca bir olayı tarif etmiyor bunlar; okurun olaya nasıl bakacağını da belirliyor.
Oysa Sebte ya da Ceuta’da günlerdir kameralar aracılığıyla gördüklerimiz çok başka: Mayolarıyla, ellerinde kendilerini filme almak için bir telefonla yüzerek suyu geçen insanlar ve yoksullukları var. Açıkçası topuyla tüfeğiyle gelen kimse yok. Sonra, muhafazakâr sağ görüşlü medya kuruluşlarının gücünü ideolojik amaçlarla ve siyasi yönlendirmelerle kullanarak 60 bin göçmen rakamını durmadan tekrarlarken, 24 saat içinde 48 bin kişinin zaten geriye döndüğünü fısıldayarak söylemesi var... Bu demek ki, gelen kişilerin yüzden 80’i 24 saat içinde geri dönmüş zaten. Sıfır işgal yani...
Anlatıyla gerçek arasında tam bir kopuş var.
Ve kesin sayı henüz belirsiz olmakla birlikte, tanıkların ifadelerine göre çok sayıda kişinin sınırı geçerken boğulduğu biliniyor.
Medya neden sonucu konuşuyor?
Göç elbette bir şeyin sonucu.
Bolloré medyası olarak adlandırılan, Fransız milyarder Bolloré’nin sahip olduğu ve kontrol ettiği devasa basın, televizyon, radyo ve yayıncılık imparatorluğu kapsamında ve diğer Avrupa medyasında koro halinde tekrar edilen, savaş, işgal ve diğer askeri terimlerle tanımlamaların tercih edildiği yayınlarda, neden yalnızca “göç” sonucu konuşuluyor acaba?
Medya gücünün sağ ideolojileri besleyen amaçlarla ve siyasi yönlendirmelerle kullanılması, neden hiç gündem değil mesela?
Hangi pay savaşının ve gelir eşitsizliğinin bu göçlere sebep olduğu, Avrupa’nın sömürge tarihinin bu göçlerdeki payının ne olduğu, Avrupa'nın uyguladığı ekonomik politikaların ve paylaşım pazarlarının bu göçleri nasıl doğurduğunun konusu neden hiç açılmıyor mesela?
Ya da “özgür ve demokratik Avrupa’nın” dünyada giderek gericileşen ve diktatörleşen, halklarının kanını emen rejimlere, pay almak için verdikleri desteklerin bu halkların göç sebeplerinden en önemlisi olduğu neden hiç söz konusu edilmiyor?
1956'da bağımsızlığını kazanan Fas kendi bölgesinde istikrarlı sayılacak bir ülke. Afrika'nın beşinci büyük ekonomisine ve hem Afrika'da hem de Arap dünyasında önemli bir etkiye sahip. Küresel ilişkilerde orta güç olarak kabul ediliyor. Afrika'da İnsani Gelişme Endeksi'nde yüksek sıralarda yer alan az sayıdaki ülkelerden biri. Seçilmiş bir parlamentoya sahip üniter yarı anayasal bir monarşi ile yönetiliyor. Otoriter bir rejimden demokratik bir rejime geçişin tamamlanamaması sonucunda ortaya çıkan karma bir siyasi sistem türünde, hibrit bir rejim. Aynı anda hem siyasi baskıları hem de düzenli seçimleri içinde barındırıyor.
Fas, makroekonomik göstergeleri bakımından Afrika'nın istikrarlı ülkelerinden biri gibi görünse de özellikle genç işsizliği, gelir dağılımı ve siyasal özgürlükler konusunda ciddi sorunlar yaşamaktadır. Kitlesel göçü anlamak için bu yapısal eşitsizlikleri konuşmak gerekir. Fas genç bir nüfusa sahip: Gençlerin çoğu işsiz ve özgürlükten yoksun. 2011 başlarında meydana gelen demokrasi ayaklanmalarından Fas da etkilendi, halkın idareye karşı rahatsızlıkları çeşitli yürüyüş ve gösterilere sebep oldu. Yapılan kimi reformlar eşit paylaşımı sağlamaya yetmedi. Ayrıcalıklı azınlık, ayrıcalıklı kalmaya devam etti.
Ceuta gerçekten spontane miydi?
Bu kadar büyük bir hareket Ceuta’da gerçekten tamamen kendiliğinden mi gelişti? Eğer değilse, kimlerin bundan siyasi çıkar sağladığı önemli.
Bağımsız sosyal medya kaynaklarına konuşan kimi tanıklar, "Yollarda normal polis kontrol noktaları vardı, ancak olağanüstü bir konuşlandırma yoktu" diyor. Fas polisi neden müdahale etmedi? Neden Ceuta’da geçişlerin serbest olduğu söylentisi yayıldı?
Bu "hibrit bir operasyon" muydu?
Fas ile İsrail arasında İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords) kapsamında Aralık 2020'de imzalanan mutabakatların, bu göç dalgasıyla bir ilişkisi var mı? Konu, Cebelitarık Boğazı’nın kontrolüne dönük bir hamle mi?
İspanya hükûmetinin şu anki başbakanı Pedro Sánchez, ABD ve Avrupa’nın istediği hatta durmayı red ettigi için yalnız bırakılıp zora mı sokuldu? Bu ihtimaller araştırılmayı hak ediyor.
Aşırı sağ neden bu görüntüleri çok seviyor?
Ceuta’daki görüntüler, uzun süredir göç üzerinden siyaset yapan Avrupa aşırı sağı için güçlü bir propaganda malzemesine dönüştü. Görüntüler;
- 2022'den bu yana aşırı sağ parti Ulusal Birlik Partisi’nin Fransa Meclisindeki parti lideri olarak görev yapan Marine Le Pen’in ve Fransa cumhurbaşkanı ve ayrıca Andorra'nın iki eş prensinden biri olan Emmanuel Macron’un,
- Aralık 2013 tarihinde kurulan aşırı sağ bir İspanyol partisi olan Vox'un,
- Almanya'da 2013 yılında kurulan sağ popülist ve millî muhafazakâr parti AfD'nin,
- Ekim 2022’den beri İtalya'nın Kardeşleri partisinin lideri ve Avrupa Muhafazakârlar ve Reformcular Partisi'nin başkanı olan Giorgia Meloni’nin, siyasetine hizmet ediyor.
Çünkü 15- 17 yaş aralığındaki bir çocuk kamera açısından "işgalci" olarak gösteriliyor. Burada medyanın rolünü anlatmaya gerek var mı bilmem… Görüntüler hızla çok yönlü göçmen avları başlatılmasına zemin hazırlıyor.
Fas neden konuşulmuyor?
Fas suçlu mu bu konuda peki?
İnsanların dört günlük bir zaman aralığında kitlesel bir göçe katılıp gitmeleri nedendir? Fas Krallığına sorulması gerekiyor bunun.
Çünkü gelecek umudu olan, işi ve özgürlüğü olan, kâr payının eşit bölüşüldüğü, tarımın, ekonomik hayatın çökmediği, bir avuç zenginin refah içinde ama halkın sefalet içinde olmadığı bir yerde, hayatlarını tehlikeye atan, böylesi bir kitlesel kaçışın parçası olmaz insanlar.
Belli ki, Fas'ın kendi halkına sunacak pek bir şeyi yok, bu yüzden tüm gençleri ülkeyi terk etmek istiyor. 24 saatte 60 bin kişi... Mevcut yönetimin ihracata yönelik tarımla karşı karşıya kalan gençlere sunabileceği hiçbir şey yok... Gelecek yok, özgürlük yok ve kelimenin tam anlamıyla bir kısım halk için yiyecek hiçbir şey yok. Değilse, sınırın belirsizliğini hangi halk göze alabilir ki?
Modern sınırlar yalnızca coğrafi çizgiler değildir; bazı hayatların korunmaya, bazılarının ise görmezden gelinmeye daha açık olduğu siyasal alanlardır. Sınır bu anlamda bir geçiş noktası değil, hukuki belirsizliğin kurumsallaştığı bir eşiktir. Bu eşikte beden, hak taşıyan bir özne olmaktan ziyade yönetilen bir nesneye dönüşür.
Bu nedenle İtalya–Tunus hattındaki her kaybolma, Fas İspanya sınırındaki her ölüm, Fransa’nın Calais bölgesindeki her çocuk cesedi yalnızca “kaza” değil, geniş ve yaygın politik bir tasarımın sonucudur.
Her sınır, Öteki’nin kapısıdır. Devlet, Büyük Öteki'dir. Sınır görevlisi, büyük Öteki’nin sesi. Pasaport, Öteki’nin seni tanıdığı ya da tanımadığı belgedir. Bir sınır memurunun “haddini bil” bakışı bile, özneyi nesneye dönüştürebilir. Hiçbir halk bunu hak etmez.
Avrupa'nın çifte standardı
Günlerdir Avrupa’nın büyük bir kısmı yanıyor. Ve hala kontrol altına alınamamış yerler var. Yangın olunca kimse "iklim yasalarını hemen değiştirin" demiyor. Avrupa'nın çifte standardı şaşırtmıyor bizi.
Ama göçmen görünce, hemen şimdi, 24 saatte göç yasaları değişsin deniyor.
Göçmenler, zengin dünyanın yarattığı eşitsizliklerin sonucudur. Ama siyaset, çoğu kez olduğu gibi yine sonuçla savaşıyor; nedeni değiştirmeyi ise reddediyor. Belki de bu yüzden her yeni trajedi, bir öncekinden daha büyük oluyor.
Belki de asıl sorun göç değildir. Asıl sorun, göçü üreten eşitsizliklerle yüzleşmek yerine, sınırda görünen insanları sorunun kendisi ilan etmektir…



