Küçükken öfkelendiğinde, babasının “Keçi kız” diye isimlendirdiği Süheyla Doğan, 15 Eylül’de yapılan Hrant Dink Ödülü’nü alırken doğaya, çevreye, ağaca, toprağa, hayvana, çocuğa, kadına, havaya ve tüm insanca yaşama “keçi gibi inatla” ama akıl ve umutla sarılmanın ödülünü de alıyordu.
Onu kadın hareketinden, Alamos Gold direnişinden, çadırları yerle bir edilen "Su ve Vicdan Nöbeti"nden, maden şirketlerinin önüne dikilişinden, Akçay Sulak Alanı'na dikilecek villalara itirazından, "Ekofest" etkinliğinin yasaklanmasını protestosundan, Çanakkale'deki Su Zirvesi’nde altın madeni şirketlerinin sponsorluğunun kabul edilemez olduğunu anlatmaya çalışırken ağzı kapatılarak sahneden indirilişinden, Eşitlik İçin Kadın Platformu açıklamalarından ve köylü kadınların yanında duruşundan tanıyorduk. Tüm bu emekleri, 2026 Uluslararası Hrant Dink Ödülü’yle bir kez daha onurlandırıldı.

Ödül gerekçesi tam yerindeydi: “Kazdağları'nı ve bütün doğal ve kültürel varlıklarıyla bölgesini cesaretle savunmaktan vazgeçmediği, kadının insan hakları için mücadele ettiği, devlet destekli ekokırım projelerine karşı ısrarla ses çıkarmaya, doğayla birlikte yaşam hakkını savunmaya devam ettiği için 2026 Uluslararası Hrant Dink Ödülü'nün sahibi Süheyla Doğan.”
2026 Hrant Dink Ödülü sahibi oldunuz. Ne hissediyorsunuz?
Hrant Dink gibi kıymetli bir insanın adına verilen ödülü almak, çok onur verici. Daha önce aldığım ödüller daha çok doğa koruma mücadelesiyle ilgiliydi. Hrant Dink Ödülü, hak savunuculuğu ve hak mücadelesinin sonucunda verildi. Bütünlüklü bir mücadelenin değerlendirilmiş olması, çok daha anlamlı.
Hrant Dink ile herhangi bir tanışıklığınız var mıydı?
Tanışmıyordum. Hrant öldürüldükten sonra daha Hrant Dink'in ve Agos'un duruşunun ne kadar kıymetli olduğunu anladım. Ondan öncesinde tabii bir fikrim vardı, takip ediyordum ama bu kadar derin değildi bilgim.
Ödül “yaşam ve ekoloji savunuculuğu”nuza verildi ama aslında hikâyeniz inşaat mühendisliğiyle başlıyor.
Tokat Erbaa’da büyüdüm. Çocukluğum dağlarda geçti. Anne tarafım hayvancılıkla geçiniyordu, her baharda hayvanlarla yaylaya çıkarlardı. Okulum biter bitmez hemen yaylaya kaçardım. Oradan dağlara, ırmaklara, bulutlara bir sevdam var. Annemin bana aşıladığı bir şeydi: Doğaya yakın olma, doğayı sevme, doğayla ilişki kurma. Sevdiğiniz bir şeye verilen zarar, insanı daha çok harekete geçirebiliyor. Öte yanan okulda güçlü olduğum alanlar matematik, fizikti. Üniversite tercihlerinde de ODTÜ İnşaat Mühendisliği’ne girdim. Orada Liman Mühendisliğini seçtim. Mezun olunca 8-10 sene liman mühendisliği yaptım. Sonra biraz inşaat sektörüne geçtim. Ama çok hoşlanmadım. Betonarme, çelik gibi büyük büyük devasa yapılar. Onların doğadan ne kadar çok malzeme çaldığını gördüm ve ilk fırsatta emekli oldum. Çanakkale Nusratlı köyüne yerleştik. Orada bir ev aldık ve kendimiz tamir ettik. O süreçte gördüm ki aslında biz üniversitede doğayla, ekosistemle barışık bir mühendislik okumamışız. Orada toprağın kıymetini gördüm. Evin taşların arasındaki yapıştırıcı malzeme, saman, kerpiç, topraktı. Gerçek mühendisliği, kendi hayatımıza uygulayarak görmüş olduk.

Sizce gerçek mühendislik nedir?
Doğadan çok kaynak çalmadan, onları birer varlık gibi görüp ne kadar ihtiyacınız varsa en fazla o kadar alıp ekosistem bütünlüğünü bozmadan yapılan mühendislik. Doğayı rant aracı olarak görmeden, ona önem verip ihtiyacımız kadar ödünç almak ve mümkünse yerine koymak gibi yaklaşımla mühendislik yapmamız lazım.
Ama siz böyle olmadığını yaşayarak gördünüz. Özellikle de aktivist olarak yer aldığınız Alamos eylemleri ya da Su ve Vicdan Nöbetleri gibi eylemlerde. Doğa savunuculuğunuz nasıl başladı?
Çanakkale’ye gelene kadar çok ciddi bir sivil toplum hayatım olmuştu zaten. Kadın hareketi, ODTÜ Mezunlar Derneği gibi. Çanakkale’ye gelirken biraz daha sessiz sakin bir yaşam arzulamıştım. Ama öyle olmadı. Nusratlı köyünde, kadınların ve çocukların güçlenmesi için dernek kurduk. İki yıl sonra baktık ki köyümüzün çok yakınında bir sondaj var. O bizi harekete geçirdi. Sonra öğrendik ki, Alamos’un sondajı. Kaz Dağları Bölgesi'ndeki metalik madenciliğe karşı mücadelemiz, kendi köyümün yakınındaki alanı savunmakla başladı. Sonra baktık ki yalnız bizim köyün yakındaki ruhsat değil sorun, dağın birçok bölgesine ruhsat verilmiş. Yani kendi bölgeni kurtarmak yetmiyor, hepsine sahip çıkmak gerek. Böylece bölgenin bütününe dönük bir mücadeleye başlattık. İki yıllık bir mücadeleydi o.
İnsan şunu da merak ediyor: Siz de mühendissiniz, orada çalışanların bir kısmı da mühendis. Nasıl bu kadar dev bir fark olabiliyor arada?
Fark, kimin yanında olduğunuzla ilgili. Yaşamdan, doğadan yana mısınız yoksa cebinizin, gelirinizin derdinde misiniz? Ya da şirketlerden yanı mısınız? Mesela ODTÜ’lü mühendis bir arkadaşımız, şu an bizim derneğimizde, yaptığı işin doğaya ne kadar zarar verdiğini görünce şirketten ayrıldı ve bizim saflarımıza geçti.
Bir direnişten başka bir direnişe. Durmadan bunu yapmak zor olmalı, ama bir şey de sizi direnmeye itiyor da olmalı. Sizi motive eden nedir?
Sanıyorum yaşamı sevmek, yaşamdan yana olmak ve bunun çok kıymetli olduğunu bilmek. Çünkü mücadele etmeyince hiçbir şansımız yok, kesin kaybediyoruz. Mücadele ettiğimizde en azından bir şansımız olduğunu biliyoruz. Ve bunun da denemeye değer bir şans olduğunu biliyoruz. Bir yerin, bir ormanın, bir dağın kurtulduğunu görmek, dünyadaki en kıymetli şeylerden biri. O da benim kendi yaşam enerjimi sağlıyor. Topluma yararlı olmak, doğaya yararlı olmak, kendi değerlerime saygılı olmak iyi geliyor.
Artık bir yeşil aklama durumu da var şirketlerde. Sizin de yaka paça aşağı indirildiğiniz 2025'te Çanakkale'deki Su Zirvesi’nde altın madeni şirketlerinin sponsorluğu gibi…
Şirketler göz boyuyor. Aynı şekilde yine işte maden şirketleri bir yandan da yeşil enerji dediğimiz RES’lere, jeotermallere yatırım yapıyorlar ve şirin görünüyorlar. Şimdi maden şirketlerinin çoğu bu şekilde yeşil enerji alanına da girmeye başladı. Biz yenilenebilir enerjinin de tartışılması gerektiğini savunuyoruz. Yenilenebilir enerji demek, temiz bir enerji demek değil. Orada da çünkü bir sürü hem uygulama hataları var. Mesela biz elektrikli arabayı çok da savunamıyoruz. Çünkü onun için gereken, yeni aküler için gereken lityum, kobalt gibi bir sürü maden de çok vahşi bir şekilde çıkartılıyor. Temiz enerji diye bir şey yok.
“Yani insanlar hiçbir şey yapmasın mı” eleştirisine ne diyorsunuz?
Kimin için veya hangi kaynaklarla enerji ve maden diyoruz biz? Kimin için diyoruz? Kimin yararına? Ve ne ölçüde? Ne miktarda? Çünkü bunların aslında kamu yararı ve toplumsal yarar gözetilerek planlanması lazım. Oysa bizdeki enerji ve madencilik politikaları tamamen şirketler yararına yapılan bir şey. Ne ulus çıkarları gözetiliyor, ne halkın, ne doğanın çıkarları. Sadece şirketler kazanıyor, halk kaybediyor. Tam bir sömürü düzeni. Kolonyal bir bakış açısıyla dünyadaki çok uluslu şirketlerin de hiç umurunda değil. Türkiye'de olup bitenler Türkiye'yi sömürülecek bir kaynak olarak görüp hem enerji yatırımlarıyla hem maden yatırımlarıyla kendileri daha fazla kar elde etsin, daha fazla hammmade elde etsin, onları satsın ya da işte ara ürün elde etsin istiyorlar.

Örnek vereyim: Amerika'daki çok varlıklı insanların evlerini yapıp satan bir programa denk geldim geçenlerde. Evde 10 banyo var. 10 banyoda ne yapacaksın! O 10 banyo için gereken mermerler Türkiye'den gidiyor. Yani Finike dağlarının yok edilerek elde edilen mermerler onlar. O dağlar yok ediliyor ki, o insanların 10 banyosu olsun. Tabii burada o Finike dağlarını korurken, Ali Ulvi ve Ayşin Büyüknohutçu katlediliyor. Yani sizin banyonuz için ben kendi ülkemin hem kaynağını hem insanını neden kaybedeyim?
Bir tarafta ekoloji mücadelesi devam ederken siz bir de kadın dayanışmasına da içindesiniz yıllardır. Kadın ve doğa birbirine çok bağlı, ama aynı zamanda ikisi de yıkıma çok açık.
Ekoloji mücadelesinde kadınlar çok öndeler, daha korkusuz, daha cesurlar. Erkekler sistemle çabuk uzlaşıyor. Şirketler onları biraz daha rahat satın alabiliyor. İşle, prestijle, parayla ya da aileleriyle tehdit ederek. Ama kadınlar bu tehditlere pek boyun eğmiyor. Köylü kadınlar da öyle, diğer ekoloji çocukları da öyle. Kadınlar harekete liderlik ediyorlar. O süreç kadınlar için de çok dönüştürücü oluyor. O güne kadar evine bakmış, tarlasında çalışmış kadınlar, mücadeleye girdiklerinde bambaşka bir hayat kuruyorlar, özgürleşiyorlar. Sözünü daha fazla söylüyor ya da lider oluyorlar. Ekoloji mücadelesi kadınları güçlendiriyor.
Ben de kendimi o yüzden eko-feminist olarak tanımlıyorum. Yaşamlarımızı da yaşam alanlarımızı da savunmak zorundayız.




