Siz gittiniz ama biz de bittik

1915 hakkında ne zaman konuşmaya başlasak, kendimizi aynı kilitli kapının önünde buluyoruz. Yıllardır bitmeyen bir anlatma ve araştırma çabası var; sözlü tarih çalışmaları yapılıyor, tanıklıklar toplanıyor, kütüphaneler doluyor. Hakikatle yüzleşmek isteyenler de oldu, inkârı sürdürmeyi seçenler de.
Birileri yaşananları, en hafif tabiriyle söyleyeyim, reddediyor; birileri tarihi tersine anlatmaya çabalıyor. Başkalarıysa ailelerinden dinledikleri hikâyeleri anlatarak, belgeler göstererek yaşananları ispatlamaya çalışıyor. Kimi daha fazla belge istiyor, kimi kuşaktan kuşağa aktarılanların belge sayılamayacağını söylüyor. Sorumluluk bir halktan diğerine, oradan başka devletlere aktarılıyor. Bunca anlatılana rağmen, duymak istemediğimiz ne var?
Neyi koruyoruz?
1915’in inkârında birbirinden farklı gerekçeler sıralanabilir: “Bizim şanlı tarihimizde böyle bir şey yaşanmış olamaz.” “Ben böyle bir şey yapmam. Atalarım da yapmış olamaz.” “Hem kabul edersek Ermeniler gelip toprağımıza, malımıza el koyar.”
Hrant Dink’in bir söyleşisinde, Türklerin 1915’i kabullenmekte zorlanmalarında onurla ilgili bir mesele de bulunduğunu anlatmasını hatırlıyorum. İnsanların kendi ailelerine, atalarına, ülkelerine ilişkin bildikleriyle tarihsel hakikat arasında sıkışıp kalmalarını anlamaya çalışıyordu.
İnsanın kendisine anlatılan tarihle kurduğu bağ kolay kopmuyor. Çocukluğundan beri doğru bildiği şeylerle çelişen bir tanıklık duyduğunda, anlatılanı değil anlatanın niyetini sorgulayabiliyor. Bir belge gördüğünde ne söylediğine değil, kimin hazırladığına bakıyor. Bir insan ailesinin geçmişini anlattığında, neden şimdi anlattığını, ne elde etmek istediğini soruyor. Yüzleşmek zor olabilir. Ama inkâr, bu zorluğun kaçınılmaz sonucu değil.
İnkâr sürdükçe, hatırlamak isteyen bir torun, hak arayan bir düşman gibi görülüyor. Ailesinin hikâyesini anlatan biri, ülkenin tarihine saldırmakla suçlanıyor. İnsanın kendi ülkesini sevmesi için o ülkenin tarihinde hiç suç işlenmediğine inanması gerekmiyor ki.
Bir kâğıt parçası
İki yıl önce Muş ve Kars’a yaptığım bir yolculukta Naira adında genç bir kadınla birlikteydim. Ailesinin hikâyesinin geçtiği yerleri görmek istiyordu.
Büyük büyük dedesi Keğam, kardeşiyle Muş’tan kaçarken küçük kardeşini nehirde kaybetmişti. Yedi yaşındaki çocuk karşı kıyıya ulaşamamıştı. Keğam tek başına Gümrü’ye varabilmişti. Naira yıllar sonra aynı nehrin kıyısına indi. Bir avuç toprak aldı. Gümrü’deki akrabasına götürecekti.
Sonra Kars’a gittik. Büyük büyükannesi Vartanuş’un çocukken koşup oynadığı Taş Köprü’yü bulduk. Naira da o köprüde koştu. Yüzyıl arayla aynı köprüden iki çocuk geçmişti. Ardından biraz daha toprak aldı. Vartanuş’un mezarına koymak için.
Anadolu’nun başka şehirlerinde de benzer hikâyeler var. Amerika’da, Brezilya’da, dünyanın başka yerlerinde doğmuş Ermeniler, bazen eski bir harita, bir fotoğraf, bir belge, bazen de yalnızca ailelerinden dinledikleri bir adresle yola çıkıyor. Bir zamanlar ailelerinin yaşadığı evleri arıyor, bir kapı eşiğini, bir duvarı, bir sokağı tanımaya çalışıyorlar.
Onların geçmişi geri getirmek gibi bir hayalleri yok ki. Orayı alıp götürmek, orada yaşamak gibi bir hayalleri bile yok. Hiç yaşamadıkları bir yerde, kendilerinden çok önce başlamış bir hikâyenin devamını arıyorlar. Çünkü o hikâye kendi hayatlarının eksik parçası.
Aynı yolculukta Muş’taki tarihî Murat Köprüsü hakkında anlatılan başka bir hikâyeyle karşılaşmıştım. Rivayete göre köprüyü zengin bir Ermeni kadın yaptırmış, ayaklarından birine de bir küp altın gömmüştü. Altının yerini bulmak için köprünün tahrip edildiği anlatılıyordu. Anadolu’nun pek çok yerinde Ermenilerden kalma altınların peşine düşen definecilerin hikâyelerini duymak mümkün. Eski krokiler, işaretler, gömülü hazineler…
Bir tarafta eski bir adresin, bir fotoğrafın peşinden giderek ailesinin izini arayanlar. Diğer tarafta Ermenilerden kalmış altınların yerini gösterdiğine inanılan bir krokiyle toprağı kazanlar.
İkisinin elinde de bir kâğıt parçası.
Naira’nın köprüden aldığı bir avuç toprağı düşünüyorum. Altında ne olduğunu merak etmediği, olduğu hâliyle alıp götürdüğü o toprağı.
Taştaki harf ve bahçedeki kemikler
Yıllar önce Hrant Dink Vakfı’nın bir çalışması için Malatya’nın Arapgir ilçesine gitmiştim. Sözlü tarih görüşmeleri yapıyorduk. Eski Ermeni kilisesinin bulunduğu yerde artık bir okul vardı. Okulun taş binasında, üzerlerinde Ermenice harfler bulunan taşlar görmüştüm. Kiliseden sökülüp yeniden kullanılmış olmaları muhtemeldi.
Okulun bekçisiyle sohbet ettik. Kim olduğumu öğrenince beni bir kenara çekti, sesini alçalttı. “Şu bahçeye bir şey ekmeye çalışıyorum,” dedi. “Bir türlü olmuyor. Kazıyorum, kazıyorum, kemik çıkıyor.”
Sonra ekledi: “Siz gittiniz ama biz de bittik.”
Yıllar içinde 1915 hakkında çok şey okudum. Tanıklıklar, arşiv belgeleri, tarih araştırmaları, parlamentoların kararları… Hepsinin kendi yeri, kendi önemi var. Ama hiçbiri, bugün adını bile hatırlayamadığım Arapgirli adamın bir cümlesi kadar, halkımın yaşadığı acının tanınması anlamına gelmedi benim için.
O hikâye benim hikâyem. Dört kuşak boyunca taşınmış, bana ulaşmış. Öfkem de var, kırgınlığım da. Ülkemde yaşananlara, bugün hâlâ sürdürülen inkâra, başka insanlara yöneltilen nefrete, adaletsizliğe kızıyorum.
O hikâye Arapgirli adamın da hikâyesi. Onun da öfkesi var, kırgınlığı var. Gitmek zorunda bırakılanlarla geride kalanların yaşadıkları aynı şey değil. O adamın sözlerinde ise bir zamanlar birlikte yaşanan hayatın kaybının kabulü var. Keşke beni bir kenara çekip bu kadar alçak sesle söylemek zorunda olmasaydı.
Peki sonra?
Bazen düşünüyorum, ya Ermenilerin hepsi gitmiş olsaydı? Tek bir tane kalmasaydı geriye? İstanbul’da bir Ermeni okulu, bir kilise, bir mezarlık bile olmasaydı? Ermenilerin yokluğunda o topraklara barış gelecek, çocuklar birbirlerinden nefret etmeyi öğrenmeden büyümeyi başarabilecek olsaydı, insan neredeyse buna bile razı gelirdi.
Ama Ermenilerin ardından başka birileri bulunmaz mıydı? Başka bir halk, başka bir inanç, başka bir dil… Birilerinin varlığı yine bir başkasının huzursuzluğuna gerekçe gösterilmez miydi? Bugün de gösteriliyor.
Arapgirli adamın bahçesini düşünüyorum. Toprağı her kazdığında karşısına çıkan kemikleri…
Biliyorum, bu yazıyı okuyan bazılarının aklına ilk şu soru düşecek: “O kemiklerin Ermenilere ait olduğunu nereden çıkardınız?” Ermenilerin öldürdüğü Türklere ait olduğunu söyleyenler de olacaktır.
Ama ne benim için ne de Arapgirli adam için mesele o değildi. Bizim aramızda o kemiklerin kime ait olduğuna dair tek bir söz bile geçmedi. Çünkü mesele bir kimlik tespiti yapmak değil; o topraklarda bir zamanlar var olan birlikte yaşama bereketinin artık yok olduğunu görmekti.
Peki o toprak, üzerinde yaşayanlarla ne zaman yeniden barışacak?
Arapgirli adamın beni bir kenara çekmeden, sesini alçaltmadan konuşabileceği gün değilse, ne zaman?



