Sol ayağım ve Toros’ların kaderi ile kederi

Yaşı bana yakın olanlar veya daha büyükler bu başlığı okuduklarında, İrlandalı yazar Christy Brown’un gerçek yaşam öyküsünü anlatan kitabından uyarlanan aynı adlı 1989 yapımı filmi (My Left Foot: The Story of Christy Brown) hatırlayacaktır. Filmde Christy Brown’u canlandıran Daniel Day-Lewis, bu performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Oscar ödülünü kazanmıştı.
Bu yazı Toros Dağları’yla da ilgili değil, o bildik otomobil markasının Türkiye’de üretilen modeliyle de. Ben bugün burada bizden, daha doğrusu bu topraklardan bir hikâye anlatacağım.
Türkiye Ermenilerinde oldukça sık rastlanan bir erkek adıdır Toros (Թորոս). Bilinenin aksine bu adın “Toros (Taurus) Dağları” ile bir ilişkisi yoktur.
Dilbilimci ve etimolog Sevan Nişanyan’ın çalışmalarına göre, Ermenilerin kullandığı Toros adı, mitolojik ve coğrafi anlamdaki Taurus’tan değil, Grekçe kökenli Theodoros isminden gelir. Theos (Tanrı) ve doron (armağan) sözcüklerinin birleşiminden oluşan bu isim “Tanrı’nın armağanı” anlamını taşır. Zaman içinde Ermeniceye uyarlanarak Toros biçimini almıştır.
Türkiye Ermenileri arasında bilinen Aziz Teotoros menkıbesi de bu isimle ilişkilidir. Tercan yöresindeki bir beyin Hristiyan olup babası tarafından öldürülen oğlunun hikâyesine dayanır.
Durumu daha kolay anlatmak gerekirse, Arapçadaki Muhammed adının Türkçede Mehmet’e dönüşmesine benzetilebilir.

Sivas’tan Burunkışla’ya, Tavlıyan’dan Alcan’a
Gelelim bizim Torosların hikâyesine…
Sivas Kangal’dan Yozgat’a göç ederek Çakmak Köyü’nü kuranlardan olan büyük dedem Toros Tavlıyan, 1915 yılında katledildi. Toros’un 1889’da doğan oğlu Garabet Tavlıyan ise vicdanlı insanlar tarafından korundu ve kız kardeşi Filör ile birlikte hayata tutundu. Kendisi gibi kurtulanlardan olan Şahinar Torosoğlu ile evlendi ve Burunkışla Köyü’ne sığındı.
Çocukları oldu ve istisnasız hepsine kaybettikleri anne, baba ve kardeşlerinin isimlerini verdiler. Bu arada ailenin soyadı da Soyadı Kanunu’yla birlikte Tavlıyan’dan Alcan’a dönüştürüldü.
Amcam Toros (Tavlıyan) Alcan, 1937’de Burunkışla Köyü’nde doğdu. Garabet dedem ona babasının adını verdi.
Toros, 1957 yılında sol ayağının kırılması sonucu gelişen kangren nedeniyle genç yaşta hayatını kaybetti. Babam Nazar —ki bu isim de Garabet dedemin kardeşinin adıydı— Iğdır’da askerlik görevini yaptığı için kardeşinin cenazesinin defnedilişini göremedi. Bu olay onun kalbinde ve ruhunda derin yaralar bıraktı.

Yıl 1961, İstanbul
Nazar (Tavlıyan) Alcan, 1961 yılında Vartuhi (Güler) Panos ile İstanbul’da evlendi. Annem Vartuhi’nin babası Hacı Hacer ise Yozgat Saray Köyü’nden Magaroğlu Köyü’ne sığınan bir öksüzdü. O da kendi hayatını, tıpkı ailemizin diğer fertleri gibi, büyük kayıpların ve zorunlu göçlerin ardından yeniden kurmaya çalışmıştı.
İlk çocukları erkekti ve babam ona kardeşinin adını verdi.
Ancak çekirdek ailemizin ilk çocuğu olan ağabeyim Toros Alcan (Tavlıyan), henüz altı aylıkken zatürreden öldü.
Sonrasında doğan ablama Ağavni, daha sonra doğan ağabeyime ise dedemin adı olan Garabet verildi.
Ailemin son çocuğu olarak ben, 1966 yılının Ağustos ayında sol ayağı kısa doğdum.
Ben doğduğumda ailemiz Samatya’nın merkezinden Altımermer’e taşınmıştı. Yeni evimiz, Surp Hagop Ermeni Kilisesi’nin duvarına yaslanan, yanmış eski bir ahşap evin yerine yapılmış mütevazı bahçeli bir evdi.
Babam aile geleneğini sürdürmek isteyince…
Babam aile geleneğini sürdürerek bana da Toros adını vermek isteyince annem buna kesinlikle karşı çıkmış. Ailemizde Toros adını taşıyanların yaşamadığını söylemiş. Dedemin babası öldürülmüş, amcam Toros genç yaşta hayatını kaybetmiş, ilk çocukları olan ağabeyim Toros ise henüz altı aylıkken ölmüştü.
Annem, babama yıllar önce söylediği bir sözü de hatırlatmış. Amcamın sol ayağı kırılıp kangren olduğunda babam askerdeymiş. Döndüğünde kardeşinin öldüğünü öğrenince günlerce:
“Keşke ayağını kesseydiniz de sakat kalsaydı; yeter ki ölmeseydi…” diye hayıflanmış.
Annem de bu hatırayı anımsatarak:
“Bir daha Toros koymayalım. Deden öldü, kardeşin öldü, ilk oğlumuz öldü. Bu çocuk yaşasın.”
demiş.
Üstelik ben de sol ayağım kısa doğmuştum. Annem bunu da bir işaret olarak görmüş. Evimizin duvarına yaslandığı kilisenin azizinin adını vermek istemiş: Hagop.
Babaannem de bu fikri desteklemiş.
“Ayağı sakat, ağır iş yapamaz. Göz doktoru olur; göz doktorları oturarak çalışıyor.” dermiş.

Nüfus müdürlüğünde ismim nasıl değişti?
O günlerde babamın çocukluk arkadaşlarından biri, kolu olmadığı hâlde doktor olmuştu. Geçenlerde bir dershaneye adı verilen Cerrahpaşa’nın ünlü dermatoloji hocası Prof. Dr. Agop Gotoğyan’ı örnek göstererek Hagop adının uğur getireceğine inanmışlar. (Hagop — Յակոբ adı Türkçede genellikle Agop olarak yazılır.)
Sonunda aile bana Hagop adını vermeye karar vermiş. Fakat kaderin başka bir planı varmış. Nüfus kâğıdını çıkarmaya babam tek başına gidince, annemin ve ailenin kararını bir kenara bırakıp nüfusa yalnızca “Toros” adını yazdırmış.
Ben ise uzun yıllar adımın Toros olduğunu bile bilmiyordum. Samatya Sahakyan Nunyan Okulu’nda ana sınıfına başladığımda resmî adımın Toros olduğunu öğrendim. O zamana kadar herkes bana Hagop dediği için biri “Toros” diye seslendiğinde dönüp bakmazdım. Bu isme alışmam epey zaman aldı.
Bugün bile annem bana neredeyse hiç Toros demez. Resmî bir konuşmada ağzından nadiren çıksa da ben onun için her zaman Hagop’umdur. Çocukluk arkadaşlarımın çoğu ve uzun yıllar sonra karşılaştığım eski akrabalarım da bana hâlâ Hagop diye seslenir.
Belki nüfus kâğıdımda Toros yazıyor; ama ailemin hafızasında, annemin kalbinde ve çocukluğumu bilenlerin dilinde ben hep Hagop olarak kaldım.
Hagop adına ne kadar layık olabildim bilinmez. Fakat Toros’ların kaderini ve kederini bütün hücrelerimde taşıyarak her iki adımı da sevdim.
Ailemizin peşini bırakmayan o uğursuz feleğe, sanki sol ayağımın bir bölümünü diyet olarak ödemişim gibi bugüne kadar Toros adıyla yaşadım.
2026 yılının Nisan ayında, sanki “Toros’ların kaderi” bize son bir oyun daha oynamak istemişti. Zaten kısa olan aynı sol ayağım kırıldı.
Ama ölmedim.
Üstelik ayağımın kırıldığı günlerde hayatımın yönünü değiştirecek gelişmeler de yaşanmıştı. Umutlanmıştım. Ayağımın kırığını bile unutmuştum.
Belki kader sol ayağı bir kez daha sınamış ama bu kez yenememişti.
Tam dokuz haftalık tedavinin sonuna ulaşmış, rahat bir nefes almaya hazırlanıyordum ki o uğursuz felek bir kez daha sahneye çıktı.
Narod…
Tam her şey düzeliyor derken, 25 Haziran günü ailemizi yıkan haber geldi.
Kanada’da, hayatının baharındaki biricik yeğenimiz Narod’u kaybettik.
Bir anda bütün umutlar, bütün sevinçler ve bütün hesaplar anlamını yitirdi.
Narod, aile geleneğimizin dışında verilmiş bir isim taşıyordu. Ama belli ki isimlerin değil, hayatın kendisinin açıklayamadığımız bir kaderi vardı.
“Tanrı’nın armağanı” anlamına gelen Theodoros’tan türeyen Toros adı, bizim ailemizde kuşaklar boyunca kayıplarla birlikte anılır oldu.
Büyük dedem Toros öldürüldü.
Amcam Toros genç yaşta öldü.
Ağabeyim Toros bebekken öldü.
Ben sol ayağı kısa doğdum ve yıllar sonra aynı ayağımı kırdım.
Narod ise ömrünün en güzel çağında bizden ayrıldı.
Yıllar boyunca annem bana hiç vazgeçmeden Hagop dedi.
Çocukken bunun sebebini tam anlayamazdım.
Bugün daha iyi anlıyorum.
Çünkü Toros, ailemizin hafızasında taşınan bir yükü; Hagop ise annemin beni korumak için ettiği sessiz bir duayı temsil ediyordu.
Belki nüfus kâğıdımda Toros yazıyordu.
Ama annemin kalbinde hep Hagop olarak kaldım.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, hayatım boyunca aslında iki adı birlikte taşıdığımı görüyorum.
Biri geçmişimizin kederini, diğeri geleceğe dair umudunu taşıyordu.
Ben ise her ikisini de onurla taşıdım.


