Bazılarımız sanata çok düşkün olmasına rağmen, ailesinin gölgesi altında ışığını pek parlatamaz. Onlar perdenin arkasına konmuş mumlar gibidir, ışığı az yansır ama perde açıldığında tüm odayı aydınlatırlar. Birçok yetenekli insanın, aile baskısı yüzünden meslekte ilk tercihleri, arzu ettikleri sanat dalına yönelmek olmuyor. Sosi Cindoyan da Yeşilçam’ın en iyilerinden olabilirdi. Piyano, akordiyon, dans dersleri, anadili gibi Fransızca konuşması, onu sahnede en iyi yerlere taşıyabilirdi... O dernek tiyatromuzun, perde arkasına sakladığımız nadide bir ışığı... Bize perdeyi aralamak düşer...
“Bir Hayat Bol Sohbet” kitabının yaratıcısı, profesyonel ebru sanatçısı, tiyatrocu, çevirmen ve yönetmen Sosi Cındoyan’ın çocukluk yıllarını ve tiyatro aşkını konuştuk.
Çok küçük yaşta sahneye çıktınız. Nasıl başladı her şey?
İlkokulu Pangaltı Mıhitaryan Okulu’nda okudum. Daha sonra Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde devam ettim. Annem Annik Gırcikyan, Mıhitaryan Okulu’nda anaokulu öğretmeniydi. Sene sonu müsamerelerinde, 23 Nisanlarda, piyesler, oyunlar ve folklor gösterileri tertiplerdi. Benim ilk sahneye çıkışım 1951-52 öğretim yılına tekabül ediyor. O zamanlar yedi-sekiz yaşında küçük bir kızdım.
Bir gün annemle yolda yürürken Adrine Dadıryan’la karşılaştık. Annemler sohbet ederken Adrine Hanım, bir oyun hazırladıklarını, ancak oyunculardan birinin hastalanması nedeniyle beni sahneye almak istediklerini söyledi. “Çok yakın zamanda oynanacak” deyince beni provaya götürdüler.
Daha önce hiç sahneye çıkmamıştım; hızlıca ezber yapmam gerekti. Baron Nışan Hançer’in yönlendirmesiyle bir anda sahnede buldum kendimi ve Bardez Çocuk Tiyatrosu’nda “Şuşig’in Yeni Yılı” oyununda “Şuşig” karakterini canlandırdım. Yönetmenlerimiz Nişan Hançer ve Kevork Kabaracıyan’dı; Ses Tiyatrosu’nda sahne alıyorduk. Çocukluğumda akordeon ve piyano dersleri aldım, resitallere çıktım, dans gösterilerine katıldım. Ancak piyano bana hiç uygun değildi, tiyatro ise çok daha fazla ilgimi çekiyordu.
Bardez Çocuk Tiyatrosu’nda neler yaptınız?
Bardez Çocuk Tiyatrosu’nda bütün bir kış cumartesi ve pazar günleri düzenli çalışmalarımız olurdu. Tiyatronun bir çocuk korosu vardı; açılış ve kapanış konuşmalarını uzun süre ben yaptım. Yani hep sahnedeydim. Şarkı söyler, şiir okur, dans ederdim. En çok hatırlanan danslarım İspanyol danslarıydı; çoğu zaman “çiçekçi kızı” rolünü oynardım.
O dönem tiyatro bizim için çok önemliydi. Folklor oyunlarını annem öğretirdi. Adrine Dadıryan, Pakarat Tevyan, Nişan Hançer ve Kabaracıyan bizim öğretmenlerimizdi. Ses Tiyatrosu’nda sahne alırdık; zaman zaman sinemadan yönetmenler ve oyuncular da bizi izlemeye gelirdi.
İlkokuldayken beni sinemadan istediler ama babam müsaade etmedi. İstemedi. Öyle karşı gelen bir çocuk değildim. Hayatım boyunca olamadım. Keşke olsaydım. Biraz gerekiyormuş. Baktım babamın yüzü düştü. Benim zaten karar verecek, fikrimi ifade edecek söz hakkım bile yok, bir şey diyemedim. Annem evde önemli otoriteydi, ‘yok’ dediler, bitti.
Bardez Çocuk Tiyatrosu’nun gençlere yönelik tiyatroları olurdu, onlarda oynamaya devam ettim. 12 yaşına kadar Bardez Çocuk Tiyatrosu’nda oynadım. Daha sonra gençlere yönelik oyunlarda ve “Yeridasartadz Khump” yani Gençler Grubu’nda yer almaya devam ettim. İnci Sineması’nda sahne alırdık. İlk oyunum Viktor Hugo’nun “Sefilleri” oldu; Küçük Cosette’i canlandırdım ve bir süre adım “Kozet” olarak kaldı.
Yine Viktor Hugo’nun “Son Buse” oyununda da oynadım. Bu yapımda Yervant Yeretsyan, Nubar Terziyan ve Kevork Kabaracıyan’la birlikte sahnedeydim. Nubar Terziyan’la üç farklı oyunda yer aldım. Gençler grubunun en küçüğü bendim.
Nerelerde tiyatro yaptınız?
Derneklerde tiyatro oynadım. Mıhitaryanlı olduğum için derneğin tiyatrolarında oynamayı hiç bırakmadım. 1959-60’lı yıllarda Mıhitaryan Derneği’nde tiyatro oynadım. Profesyonel hayata geçişimin önünde ise sürekli bir engel vardı.
Bir gün İnci Sineması’nda dernek yararına bir oyun oynayacaktık. Bana “Sosi, şu davetiyeyi müdüre ver” dediler. Okul müdürüm ise oyunda oynayamayacağımı, bunun okul için sorun yaratacağını söyledi. Ben de mamama söyledim. “Gidemezsin” dedi. Tabii ben o gece provaya katılamadım. Torkom Sırabyan müdürümüzle konuştu, “Biz çalışmaları yaptık, sahne açıyoruz, nasıl böyle bir şey olabilir” dedi. Sonunda bir çözüm bulundu ve oyuna geri döndüm. Bu çözüm, oynadığım çocuk oyunlarından hiçbir maddi gelir elde etmeyeceğimin taahhüt edilmesiydi.
Ben maarifin kararına da hak veriyorum. Çünkü profesyonel hayatta o çocukların o setlerde nasıl ezildiğini, eğitimlerinin ve okullarının geri plana atıldığını, o ailelerin para için çocuklarına yaptırdıkları rezilliklerini gözümle gördüm, yaşadım.
Mıhitaryan Derneği’nden konuşalım mı?
1950’li yılların ortalarında Mıhitaryan Derneği’nin önemli yönetmenleri vardı. İstepan Melikyan, hem sinema yönetmeni olarak hem de bizim oyunlarımızda yönetmenlik yapan önemli bir isimdi. Derneğin sahnesi, kulisi, sofita bölümü ve sahne arkası tam donanımlıydı; hatta sahnenin altından bahçeye çıkılabiliyordu. Özellikle yaz aylarında antrakta seyirciler bahçeye çıkar, oyunlar bu sosyal ortamla birlikte ilerlerdi.
Güçlü bir seyirci kitlesine sahiptik. Ben genellikle Misak Toros’un grubuyla oynardım. Anta Toros’la çocukluktan arkadaştık. Ayrıca Herman Ozinyan, Hagop Himayan ve Arto Berberyan ile birlikte sahne aldık. Başlangıçta oyunlarımızı Ermenice oynardık, ancak zamanla Türkçe oyunlara da yöneldik. Bunun temel nedeni dışa açılma isteğiydi; çünkü seyirci ve gişe olmadan bu mümkün değildi. Profesyonel çevreden gelen seyirciler arttıkça Türkçe oyunlar daha çok tercih edilir oldu, Ermenice oyunlar ise zamanla geri planda kaldı.
Bir dönem “lokalimiz olsun” fikri de gündeme geldi. Dernekler arasında yaşanan sorunlar tiyatroyu doğrudan etkiliyordu. Örneğin Mıhitaryan’da bir anlaşmazlık çıktığında hemen Getronagan’a geçer, orada oyunlarımızı sahnelerdik; yönetim değişince yeniden Mıhitaryan’a dönerdik.
Ben hem Mıhitaryan’da hem Getronagan’da oynadım; küçük çocuğumla birlikte gidip geldiğim zamanlar olurdu, bazen sahnede onu beslerdim. Eşim dernek tiyatrolarında oynamama izin verirdi ama profesyonel sahneye çıkmama kesinlikle karşıydı.

Oynadığınız oyunlardan hatırladıklarınız var mı?
“Paralı Artin Ağa”, “Othello’dan Sahneler”, “Shakespeare’den Sahneler”, “Barillo’nun Düğünü”, “Mıgo’nun Hikayesi”, “Görücü Şuşig Hanım”, “Bomba”, “Evet, Evet, Evet” ve “Canavar Sofrası” hatırladıklarımdan bazıları.
İlk televizyon deneyimim “Baba Evi” dizisinde üç farklı rol alarak başladı. Daha sonra Çağan Irmak’ın yönettiği “Günaydın İstanbul Kardeş” filminde yer aldım. “Beyaz Show”da Beyazıt Öztürk’ün annesi rolünü oynadım; son olarak da yine Beyazıt Öztürk’le birlikte bir reklam filminde yer aldım.
Sahnede başınıza gelen, sizi hâlâ güldüren anılarınız var mı?
Bir gün Aramyan Derneği’nde oyun oynarken, acele giyinmem lazım. Hemen sahneden içeri girdim mavi bir ışığın altında elbisem olması lazım, üstümü çıkardım ki elbiseyi giyineyim ışık söndü, ben iç çamaşırlarımla kaldım. Sahneden beni bekliyorlar. Öyle yaptım olmadı, böyle yaptım olmadı, sahneye doğru yöneldim arkadaşlara ‘Halim budur. Elbiseyi bulamıyorum ki giyeyim’ dedim.
Başka bir gün “Mariyo’nun Düğünü”nü oynuyoruz. Ben hamileyim. Çok zor bir hamilelik geçiriyorum. Ama aynı zamanda oyun için çalışıyorum... İlaçla ve de iğneyle ayakta durabiliyorum. Mide bulantı sorunum çok büyük… Oyunu oynarken gitgide gitgide karnım büyüdü. Eteğimi rahat rahat giyinirken giyinemez oldum. Anto Toros’a dedim ki “Anto eteği giyinemiyorum” dedim. Takuhi Papazyen ve Anto zorla eteğin içine soktular beni. Çıktık sahneye, oynuyoruz. Oyun da çok güzel bir Fransızcadan tercüme edilmiş, komedi bir oyundu. Sahnede gitgel yaparken o içine zor girdiğim etek yavaş, yavaş aşağıya inmeye başladı, düştü. Anto bana baktı ben Anto’ya o etek nasıl düştü şaşırdık kaldık.
Başka gün yine aynı oyun. Misak Toros’la oyunuyoruz. Misak beni kavrayıp, etrafımda döndürecek. Döndürüyor, döndürüyor... Ama ben kötüyüm. Midem ağzıma geldi. Yuttum. Misak da ordan daha “Ah ka Sosi ne oldu” diyor. Ay! Misak, biraz yavaş olabilirdin yani.
İmayan çok iyi oyuncuydu. Gözleriyle oynamayı çok iyi bilirdi. Bir gün sahnede İmayan'la oyun oynuyoruz. Bir baktım İmayan bana bakıp, gülüyor. Gülecek bir şey de yok. Oyunda kızımız kriz geçiriyor. Gülmek diye bir şey yok, neden gülüyor? Bir de baktım ki, sahnenin bir köşesinde küçük bir fare var. Fare bana bakıyor, ben fareye bakıyorum. İmayan’ın gözlerinden gülmekten yaşlar aktı, zaten seyirciler de gülmeye başladı...

“Çocuktan çocuğa tiyatro” düsturuyla 2001’de Patil Çocuk Tiyatrosu’nu kurdunuz. Onlarca oyuncu adayı yetiştirdiniz. Anlatır mısınız biraz?
“Çocuktan çocuğa tiyatro” düsturuyla 2001 yılında Patil Çocuk Tiyatrosu’nu kurdum ve 10 yıl boyunca yönettim. Yıllar geçtikçe, kendi çocukluğumda yaşadığım heyecanı yeni kuşaklara aktarmak istedim.
Bir gün arkadaşlarımın çocuklarını bir araya getirip tiyatro oynatalım, onların da sahne heyecanını yaşamasını sağlayalım diye düşündüm. Okullara ve ailelere haber verdik. Kış günü, kar yağarken belirlenen saatte beklemeye başladım; kimse gelmez diye düşünürken kızım Lerna, “Mama bak, Patil Patil gu kan gor” (kar tanesi gibi tane tane geliyorlar) dedi. Böylece tiyatro grubumuzun adı “Patil” oldu.
Sahneye çıkmak isteyen her çocuğu mutlaka sahneye çıkardım ve onlara sahne deneyimini yaşattım. Kızım Lerna Hazroyan Sulcuyan da en büyük destekçim ve sağ kolum oldu.
Bu çocukların Ermenice oyunları nasıl oynayabildiği sıkça sorulur. Aslında süreç tamamen öğrenme ve emekle ilerliyordu. Ben de tıpkı kendi hocalarımın beni yetiştirdiği gibi öğrencilerimi yetiştirdim. Nişan Hançer’in beni setlere götürdüğü günleri hatırlıyorum; çocukken o ortamların büyüsünü merak ederdim. Çocukları evde bir araya getirir, birlikte masaya oturur, metinleri tek tek ezberletirdim. Çünkü çoğunun ailesi Ermenice bilmiyordu ve günlük yaşamda Türkçe konuşuyorlardı. Bu yüzden doğru telaffuzu çoğu zaman tiyatro sayesinde öğrendiler.
Tiyatro, tiyatronun içinde öğrenilir. Konservatuvar eğitimi almış gençlerin de bu çocuklara yol göstermesini çok değerli buluyorum ve onlardan büyük beklentim var.




