Okuma, yazma, çizme, yemek pişirme, spor yapma… Her biri ne kadar kolay, ne kadar gündelik hayatın içinden eylemler değil mi? “Normal” şartlarda elbette öyle. Ancak Türkiye’de hapishaneler, iktidarın hukuku bir aparat olarak nasıl kullandığını gösteren adalet anlayışının yanı sıra yurttaşına bakışını ve insan haklarına duyduğu saygının düzeyini de görünür kılıyor. Dolayısıyla saydığımız tüm bu günlük eylemleri hapishanede gerçekleştirebilmek kimi zaman bir sanata büyük çoğunlukla da direnişe dönüşüyor.
Fiziksel yıpranmayı ve sağlık sorunlarının önüne geçmek için plastik su şişelerini dambıl olarak kullanıp egzersiz yapmak, birkaç metrelik havalandırma alanlarını oyun sahalarına dönüştürmek, karalahanadan, bekletilmiş çaydan, haznesine çamaşır suyu eklenen mürekkepli kalemden boya üretip resim yapmak… Ne olursa olsun bir şey bulma ısrarı, içeride yaşamın en temel sürekliliği olarak öne çıkıyor.
Sosyolog akademisyen Dr. Sibel Bekiroğlu, uzun süre önce başladığı araştırması “İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat”ta, mutlak kontrol altında tutulmak üzere kapatılan mahpusların, buna rağmen varlığını sürdüren “kapatılamayan” gündelik yaşam pratiklerine odaklanıyor. İletişim Yayınları’ndan çıkan kitap, Türkiye’de yüksek güvenlikli hapishane rejiminin tarihsel gelişimini izlerken, giderek sertleşen tecrit koşulları karşısında ortaya çıkan “duvarları çatlatan” direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Bekiroğlu’nun kimi zaman aracılar kimi zaman da mektuplar aracılığıyla konuştuğu mahpuslar, plastik şişelerin hayatlarını nasıl değiştirdiğinden, hapishane yaşamının en önemli kurtarıcılarından biri olarak işlev görmesinden ve kendilerini duvarın ötesine taşıyan “hapishane topu” ya da “telefon” olarak adlandırılan rögar kapaklarının nasıl kullanıldığına kadar pek çok şeyi anlatıyor.
Bekiroğlu, “Asıl yüzleşme, tecritin ‘uzakta’ bir şey olmadığını fark ettiğimiz anda başlıyor. Çünkü bu sistem yalnızca hapishanelere özgü değil; kapatmanın sıradanlaştığı daha geniş bir iktidar mantığının parçası” diyor. Sibel Bekiroğlu’nun kapısını çaldık, araştırmasını konuştuk.

Hangi dönemde, nasıl bir atmosferde yöneldiniz bu çalışmaya?
Bu çalışmaya yöneldiğim dönem Gezi Direnişi sonrasına denk geliyor. Toplumun yas ve öfke arasında salındığı, bir yandan çözüm sürecinin konuşulduğu, diğer yandan ağır bir güvenlik rejiminin kurulduğu bir eşikti. Hapishane inşaatlarının “müjde” olarak sunulduğu, kitlesel tutuklamaların sürdüğü bu dönemde hapishane meselesi yalnızca bir araştırma konusu değil, geniş bir toplumsal deneyimin kesişim noktasıydı. Araştırma başından itibaren hem politik hem de çok katmanlı bir mesele olarak kuruldu.
Tecrit koşullarının hâkim olduğu bir ortamda süreç nasıl ilerledi, mahpuslarla nasıl iletişim kurdunuz?
Sahaya erişim klasik yöntemlerle mümkün değildi. Güvenlik kaygıları ve siyasal konumlanışlar nedeniyle araştırmayı ilişkisel bir zeminde kurdum; avukatlar, eski mahpuslar ve aileler üzerinden kartopu yöntemiyle ilerleyerek derinlikli görüşmeler yaptım. Çalışmanın ağırlık merkezi bu dış temaslar olsa da belirleyici kırılma mektuplaşmalarla geldi. Fiziksel olarak erişemediğim bir dünyayı içeriden yazılan mektuplar kurdu. Zamanla bu yazışmalar veri olmanın ötesine geçerek, gündelik hayatın ritmini, kesintilerini ve kırılmalarını taşıyan bir temas alanına dönüştü. Tecrit koşullarında iletişimin kendisi zaten araştırmanın yöntemini belirleyen bir mücadele biçimiydi. Yüz yüze temas ise ancak ceza infaz hâkimliklerindeki duruşmaları izleyebildiğim sınırlı anlarla mümkün oldu. Bu nedenle iletişim bir tercih değil, tecrit rejiminin izin verdiği ölçüde kurulan bir örgütlenmeydi. Bu süreçte saha doğrudan erişilen bir yer olmaktan çıkıp kesintiler, gecikmeler ve boşluklar üzerinden kurulan bir ilişkiler ağına dönüştü. Sansür, gecikme ve kayıp mektuplar eksiklik değil, tecritin işleyişine dair veriler olarak ele alındı. Bu nedenle araştırmacı konumu da sabit değildi; dışarıdaki görüşmeler daha bütünlüklü bir kavrayış sağlarken, mektuplar tecritin zamansallığını ve iletişim biçimlerini içeriden okuma imkânı sundu. Araştırma, bu iki hat arasındaki gerilimde şekillendi.
“Tecrit, kontrolün ötesinde bir varoluş biçimine dönüşüyor”
Türkiye’de yüksek güvenlikli hapishanelerin tarihsel dönüşümünü ele alıyorsunuz. Bugünkü tecrit rejimini önceki dönemlerden ayıran en kritik eşik sizce nedir?
Bu soruya kapsayıcı ve doğrudan bir cevap vermek kolay değil; çünkü mesele yalnızca hapishane mimarisindeki değişim değil, cezalandırma rejiminin mantığında yaşanan bir kırılma. Türkiye’de “düzen dönemi” dediğim koğuş sisteminde temel mesele, mahpusları kolektif bir yaşam içinde tutarken bu kolektiviteyi denetlemekti; yani iktidar kalabalığı yönetiyordu. Hayata Dönüş ve F-tipi hapishanelerle bu mantık tersine çevrildi: kalabalığı yönetmek yerine parçalamak ve izole etmek esas hale geldi. Kritik eşik, izolasyonun istisna olmaktan çıkıp normlaşmasıdır. Bugün “kuyu tipi” yapılar ise, bunun da ötesinde, yalnızca fiziksel ayrıştırmayı değil, mahpusun mekân, zaman ve duyusal dünya ile bağını koparmayı hedefliyor. Tecrit, sosyal bir ayrıştırmadan çok daha derin, yaşamı kuşatan bir müdahale biçimine dönüşüyor. Bu nedenle kuyu tipi hapishaneler F-tiplerinden kopuş değil, onların yoğunlaşmış devamıdır. Aslında mesele bir ilerleme ya da kötüleşme değil; tecritin boşluklarının daraltılması ve temasın istisnalaşmasıdır. Böylece kuyu tipleri, öznenin ilişkiselliğini (yani başkalarıyla, mekânla ve zamanla kurduğu bağları) asgariye indirerek etkisizleştirir. Bu da tecridin bir kontrol tekniğinden çıkıp doğrudan bir varoluş rejimine dönüşmesi anlamına geliyor.

Kitapta tecrit rejiminin mutlak bir kapanma üretmediğini, aksine küçük “çatlaklar” barındırdığını söylüyorsunuz. Nedir bu çatlaklar, mahpuslar nasıl yaratıyor bu çatlakları neler gözlemlediniz?
Bu soru, aslında en kritik yerden öznenin sınırını yokluyor ve bununla birlikte bana yazar olarak nasıl konumlandığıma dair bir açıklama yapma imkânı sağlıyor. Kitapta bu meseleyi Michel de Certeau’nun “taktik” kavramı üzerinden, ihlâl ile birlikte düşünüyorum. Çünkü mesele yalnızca iktidarın açtığı ya da kapattığı alanlar değil, sınırın nasıl işlediği. Sınır kavram olarak her zaman bir aralık, bir gevşeme ihtimali taşır. Bu yüzden ihlâl, basit bir kural çiğneme değil, bu gevşeme anlarını kullanarak içerideki hareket potansiyelini açığa çıkarma biçimidir. Kitapta sözünü ettiğim “çatlaklar” da ne sadece sistemin zayıflığı ne de yalnızca mahpusların yaratıcılığıdır; sınırın yapısal olarak içerdiği ihlâl edilebilirlikten beslenir. Ancak ihlâl hiçbir zaman saf bir dışsallık değildir. Sınırla ilişkisi döngüseldir: ihlâl sınırı çözer, sınır bu çözülme üzerinden yeniden kurulur. Bu nedenle ortaya çıkan şey ne tam bir özgürleşme ne de mutlak bir kapanma; daha çok sürekli yeniden kurulan bir gerilim alanı. Üstelik ihlâl bazen sistemi esnetirken, bazen de onun daha sıkı işlemesine katkı sunar. Bu yüzden ne direniş romantizmine ne de tam bir kapanma anlatısına yaslanmak mümkün.
Kitapta özellikle “sanat” kelimesini kullanıyorsunuz. Neden “yaratıcılık” ya da “direniş” değil de “sanat” demeyi tercih ettiniz?
Mevcut düzeni ve özneleşme hallerini düşündüğümde, bu pratikleri hem yaratıcılık hem de direniş olarak ele aldım. Ama “sanat” ifadesinin daha güçlü bir karşılık sunduğunu düşünüyorum. Bu, diğer kavramları reddetmek anlamına gelmiyor; aslında farklı ağırlıkları olan pratikleri, örneğin açlık grevi ile leğenden pota yapmayı aynı düzleme indirgememekle ilgili. Sanat burada bir anahtar işlevi görüyor: bu pratikleri tek bir işlev üzerinden tanımlamaktan ziyade imalat olarak düşünmeyi mümkün kılıyor. Çünkü üretim hiçbir zaman özgür bir seçimler alanında gerçekleşmez; ne varsa onunla, ne mümkünse onun içinden kurulur. Üretim, koşulların dışında değil, tam da onların içinde şekillenir. Bu yüzden “yaratıcılık” fazla genel, “direniş” ise fazla işlevsel kalıyor gibi.
Görüştüğünüz mahpuslardan birinin “yine buluruz bir şey” sözleri çok etkileyici. Bu hayatta kalma stratejisi mi yoksa başlı başına bir direniş mi?
Bu soru aslında önceki tartışmanın devamı: bu pratikler bir hayatta kalma mı, direniş mi? Benim için bu ikisini kesin çizgilerle ayırmak zor. Çünkü tecrit koşullarında hayatta kalma zaten politik bir anlam kazanıyor; direniş de çoğu zaman gündelik, küçük ve süreksiz hamlelerin içinden doğuyor. “Yine buluruz bir şey” ifadesi tam da bunu anlatıyor: ne büyük bir strateji ne de keskin bir başkaldırı. Daha çok, koşullar daraldıkça bir hareket alanı açma ısrarı. Bu ısrar, basit bir hayatta kalma refleksinden çıkıp yaşamı sürdürmenin politik bir biçimine dönüşüyor. Bu tür hamleler, sabit stratejilerden çok anlık koşullara verilen yaratıcı yanıtlar üzerinden işler. Bu yüzden bu pratikleri ne yalnızca hayatta kalma ne de sadece direniş olarak görmek yeterli. Daha çok, ikisi arasındaki geçirgen alanda işleyen bir yaşam tekniği gibi düşünmek gerekir.
"20 sene geçmiş… hâlâ gittiğimde ‘çıkıcaz, çıkıcaz biz’ diyo"
Yazım sürecinde sizi en çok etkileyen, hatta metnin yönünü değiştiren bir anlatı ya da tanıklık oldu mu?
Aslında, bu metin baştan itibaren düz bir hatta ilerlemedi; yönü sık sık değişen, her seferinde başka bir yerden yeniden açılan bir süreçti. Michel de Certeau'nun "Gündelik Hayatın Keşfi" ile yoğunlaştığım bir dönemde karşıma çıkan bir haber ilk kırılma anlarından biriydi. F-tiplerine ait ilk iç mekân görüntülerini içeren bu video, “otel konforu” söylemini dağıtırken gündelik hayatın içinden sahneleri görünür kıldı ve benim bakışımı değiştirdi. Bu görüntülerde dikkatimi çeken büyük eylemlerden çok küçük pratiklerdi: leğenden yapılmış bir potanın sökülmesi ya da buğulu cama yazılan bir yazının hızla silinmesi… Bunlar, iktidarın tam da gündeliğin bu kaygan alanlarından nasıl rahatsız olduğunu fark etmemi sağladı. Sonrasında her görüşme ve mektuplaşma bu hattı yeniden kuran, kimi zaman da yerinden eden deneyimler oldu. Bugünden baktığımda en çarpıcı anlardan biri, bir yakının şu sözleri: “Ben ilk görüşe gittiğimden bu yana neredeyse 20 sene geçmiş… hâlâ gittiğimde ‘çıkıcaz, çıkıcaz biz’ diyo.” Bu cümle, zamanın ve umudun nasıl taşındığını tek başına anlatıyor. Kitap basıma girerken gelen tahliye haberiyle birlikte, bu metnin yalnızca bir araştırma değil; zamana yayılan, kesintili ama ısrarcı bir tanıklık süreci olduğunu daha iyi anladım.
Bu kitap aynı zamanda tezinizin bir çıktısı. Akademik bir çalışma ile anlatı dili arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Bu, çalışmanın en zorlayıcı ama aynı zamanda en belirleyici meselelerinden biriydi. Akademik bir metnin gerektirdiği teorik çerçeveyi korurken, anlatıların kendi sesini bastırmamaya çalıştım. Yani teoriyi, anlatının üzerine çıkan ve onu açıklayan bir üst dil olarak değil; onunla birlikte düşünen, yer yer onunla gerilim yaşayan bir araç olarak kurmaya gayret ettim.

Yine bir mahpustan alıntıyla: “Hapishaneye girdiğiniz an kendinize ait değilsiniz, idareye aitsiniz.” Bu mutlak denetimi düşündüğümüzde, bu sistem içinde öznenin kendini koruma ve yeniden kurma imkânlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu ifade, egemenlik ilişkisini son derece çıplak bir biçimde görünür kılıyor. Bedenin, zamanın ve mekânın bütünüyle kontrol altına alındığı bir düzende, öznenin “kendine ait olma” hali baştan askıya alınır. Ancak mutlak olma iddiası, aynı zamanda kendi sınırını da içinde taşır; çünkü öznenin tamamen ortadan kalktığı yerde bile kendini yeniden kurmaya dönük küçük ve ısrarlı pratikler ortaya çıkar. Çoğu zaman büyük hamleler değil, dilin korunması, hafızanın sürdürülmesi, zamanın parçalanmasına karşı ritim kurulması gibi gündelik ve kırılgan alanlardır. Ama tam da bu kırılganlıkları nedeniyle önemlidirler: öznenin bütünüyle nesneleştirilmesini sürekli erteleyen mikroalanlar açarlar. Burada, ihlâl ve sınır tartışmasında olduğu gibi, egemenliğin her şeyi kuşatma iddiasının hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmediğini söylemek mümkün. Yaşam, her rutin içinde bu mutlaklığa karşı bir yanıt üretir. Bu yanıt çoğu zaman açık çatışma değil, gündeliğe sızan ısrarlar biçiminde ortaya çıkar. Özellikle siyasi mahpuslar söz konusu olduğunda bu alanlar daha da görünür hale gelir. Çünkü burada yalnızca hayatta kalma değil, aynı zamanda alternatif yaşam biçimlerinin küçük ölçeklerde de olsa kurulması devreye girer. Bu nedenle bu pratikler, yalnızca mevcuda dayanma biçimleri değil, iktidarın mutlaklık iddiasını aşındıran, onu tamamlanamaz kılan yaşama biçimleri olarak da düşünülebilir.
Bu kitabı okuyan biri için asıl yüzleşme sizce nerede başlıyor? Dışarıdaki okur içerideki bu gündelik direniş pratikleriyle nasıl bir bağ kurmalı?
Bence asıl yüzleşme, tecritin “uzakta” bir şey olmadığını fark ettiğimiz anda başlıyor. Çünkü bu sistem yalnızca hapishanelere özgü değil; kapatmanın sıradanlaştığı daha geniş bir iktidar mantığının parçası. “Nasıl bir bağ kurmalı?” sorusuna ise tek bir tarif vermek mümkün değil; bu bağ her okurun kendi etik konumlanışı ve deneyimiyle kuracağı bir şey. Ama yine de şunu söyleyebilirim: Bu bağ çoğu zaman büyük anlatılarda değil, küçük tanıma anlarında kurulur. İçeride anlatılan bir pratik, bir zaman hissi ya da gündelik bir deneyimin dışarıda karşılık bulduğunu fark ettiğimiz o kısa anlarda. Bu bir özdeşlik değil; aynı iktidar mantığının farklı ölçeklerde nasıl işlediğini görebilme meselesi. Ancak bu bağı sadece “benim de başıma gelebilir” ihtimali üzerinden kurmak meseleyi daraltır. Çünkü şiddeti yalnızca kendimize yöneldiğinde görünür kılmak, onun mantığını zaten kabul etmek anlamına gelir. Etik pozisyon, ihtimalden değil, ilkesel bir karşılaşmadan doğar. Bu yüzden içerideki gündelik direniş pratiklerini ne romantize etmek ne de sıradanlaştırmak gerekir.




