Hrant Dink Vakfı, sosyolog ve araştırmacı Feyza Akınerdem’in Türkiye’de yerli dizilerde kimlik, temsil ve görünürlük meselelerini ele aldığı “Anlatılan Kimin Hikayesi? Yerli Dizilerde Azınlık Temsili Üzerine” başlıklı bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. 14 Mayıs’ta yapılan etkinlikte ana akım medyadan dijital platformlara dizilerde azınlık temsillerinin nasıl kurulduğu konuşuldu.
Sosyolog, araştırmacı ve siyasi danışman Dr. Feyza Akınerdem, konuşmasında “Anlatılan hikâyeler kime ait?” sorusundan hareketle, yerli dizilerde azınlık temsillerini ele aldı. Akınerdem, temsil hikayesi için güzel bir örnek olduğunu söyleyerek Orhan Pamuk’un “Kara Kitap” romanından bir pasajla konuşmayı açtı.
Akınerdem, Türkiye’nin siyasi tarihinin televizyon dizilerinde işlenen konular üzerinde de belirleyici olduğuru belirterek kronolojik olarak, Türkiye’nin yayın hayatına geçtiği 1968 yılından günümüze kadar olan dönemde televizyondaki azınlıkların temsiliyetinin ne ölçüde ve nasıl değiştiğini anlattı.
İlk olarak 1968 ve 1990 yılları arasındaki 22 yıllık süreçte televizyonun devlet tekelinde olduğunu ve ‘olanı değil olması gereken’i yansıttığını söyledi.

Akınerdem, daha sonrasında, toplumsal hafızaya yönelik 2000’li yılların başlarında “geçmişle hesaplaşma türü”nün ortaya çıktığını ifade etti. Akınerdem, “Hatırla Sevgili”, “Salkım Hanımın Taneleri”, “Çemberimde Gül Oya” gibi dizilerde, kişisel, duygusal hikayelerin politik çatışmalara entegre edilerek aktarıldığını hatırlatarak, yüksek siyasetin popüler kültüre olan etkilerine vurgu yaptı.
Alevi ve Ermenilerin televizyonun kültürel alanında hiç temsil edilmediğini de belirten Akınerdem, Yeşilçam döneminde Ermenilerle beraber çalışıldığı için filmlerde bazı simgeler olsa da özellikle günümüzde Ermeni ve Alevi temsiline hiç yer verilmediğini söyledi.
Dr. Akınerdem, 2015 ve sonrasındaki dönemlerde “toplumsal hafıza” temalı dizilerin yerini “özel harekat” dizilerine bıraktığına söyledi. Aynı şekilde “Sen Anlat Karadeniz” gibi dizilerde kadına yönelik şiddete de yer verilmeye başlanıldığından ve bir tartışma doğurduğundan bahsetti: “Bu temsiller şiddetin farkındalığı artırıyor mu yoksa şiddete özendiriyor mu?”
Akınerdem, 2023 yılının seçim döneminde yayınlanmaya başlayan ve devam eden ‘Kızılcık Şerbeti’ adlı dizinin güncel kutuplaşmaları melodramla sunması ve aynı şekilde “Kızıl Goncalar” adlı yapımla beraber tarikatların temsiliyetinin de ortaya çıktığını ve toplumsal tartışmaya yer açtığını belirtti.
Akınerdem, “Kulüp” adlı diziyle beraber Yahudi toplumunun temsiliyetini gözler önüne serdiğini ve 6-7 Eylül olaylarını merkeze alan dizinin ilk defa azınlık meselesini dijital platformlara taşıdığını hatırlattı.
Geçmişte “Asi” gibi “doğu dizileri”nde işlenen töre, inanç çatışmaları ortasında bir aşkın filizlenmesiyle görece “mutlu son”a bağlanmasının, tekrardan “Taşacak Bu Deniz” adlı 2025 yapımında gördüğümüzü de belirtti. Ancak, sözü geçen dizide geçmişten farklı olarak Hıristiyan inancına ait söylemlerin yer almasının dikkat çektiğini belirtti.
“Taşacak Bu Deniz” dizisinde Hıristiyan öğretisini ve bilimi benimseyen genç bir kadın karakterin içine düştüğü Tranbzonlu ailenin yapısına barış duygusunu taşıyan bir temsil olarak ele alınıyor.

Katılımcılardan gelen bir yorum üzerine dizilerin politik hesaplaşmaya yer vermediğine dair bir eleştirilerine katılan Akınerdem, melodramların Türkiye’deki açık yaralarla hesaplaşma alanı sunmadığını çünkü melodramaların yapıları gereği çatışmaları çok da deşmeden ‘mutlu bir son’a bağladığını ve bu tür hesaplaşmalar için trajedilerin daha uygun olduğunu dile getirdi.
Akınerdem, “Hegemonik anlatıyı televizyonda yalnızca ima ederek değiniliyor. ‘Nasıl bittiyse bitti’ hissi insanlara nostaljiyi besliyor. Bir Yahudi, Rum kimliği tehdit gibi gelmiyor ama Ermeni, Alevi kimliği hala kapanmamış yaraları anımsattığından değinilmiyor. Hiçbir metin değiştirilmeden, ilk yazıldığı haliyle kalmıyor’ diyerek konuşmasını özetledi.



