Unutmanın siyaseti

İlk yazıda insan hafızasının neden yorulduğunu anlamaya çalışmıştım. Bu kez baktığım şey hafızanın kendisi değil, onu kuşatan düzen. Çünkü hafıza yalnızca beynimizin içinde çalışan biyolojik bir mekanizma değildir; aynı zamanda yaşadığımız çağın temposundan, gündemin akışından, siyasetin dilinden ve kamusal hayatın örgütlenişinden etkilenir. Neyi ne kadar süre hatırlayabildiğimiz yalnızca zihnimizle değil, içinde yaşadığımız dünyanın ritmiyle de ilgilidir. Belki de bu yüzden ikinci soru artık “İnsan neden unutur?” değil de şudur: “İnsan neden alışır?”
Uzun süre cevabın yalnızca insan zihninin sınırlarında saklı olduğunu düşündüm. Bir deprem, bir patlama ya da bir anda çöken bir bina… Ani ve sarsıcı yıkımlar zihne tutunup kalıyordu. Ama zamana yayılan yıkımlar öyle değildi; sessizce ilerleyen haksızlıklar, her gün biraz daha eksilen hayatlar hafızaya aynı kuvvetle yerleşmiyordu. Peki mesele gerçekten sadece hafızanın sınırları mıydı? Yoksa neyi unuttuğumuz kadar, neye alıştığımız da mı belirleyiciydi?
Kanıksamanın vahameti
Sanılanın aksine, bir topluma bir şeyi unutturmanın en etkili yolu hafızasını silmek değildir; önce onu alıştırmaktır. Elbette her iktidarın kendine özgü unutturma yöntemleri vardır: Geçmişi yeniden yazmak, bazı isimleri tarihten kazımak ya da bazı hikayeleri görünmez kılmak bunlardan yalnızca birkaçıdır. Ama çoğu zaman en etkili yöntem bunların hiçbiri değil; insanları unutturmadan önce alıştırmaktır.
İnsan bir bombanın sesine kolay kolay alışamaz. Ama her gün biraz daha normalleşen hukuksuzluğa, her sabah biraz daha sıradanlaşan yoksulluğa, her hafta biraz daha kanıksanan ölümlere alışabilir. Olağanüstü olan, tekrarlandıkça gündelik hayatın dokusuna karışır. İlk gün “Nasıl olur?” diye irkildiğimiz bir haber, aylar sonra arka planda çalan bir ses gibi duyulmaya başlar. Kanıksamak tam da böyle işler: Büyük bir kırılmayla değil, küçük tekrarlarla; bir anda değil, her gün biraz daha. İnsan yalnızca unuttuğu için değil, alıştığı için de başka birine dönüşür.
Olağanüstü olanın sıradanlaşması
Kanıksamayı yalnızca bireysel bir psikoloji meselesi olarak görmek eksik kalır. Çünkü alışmak yalnızca zihnimizle ilgili değildir; içinde yaşadığımız çağın ritmiyle de ilgilidir. Gündem hızlandıkça şaşırma süremiz kısalıyor; yeni bir olay eskisinin yasını yarıda bırakıyor. Siyaset, medya ve dijital akış durmaksızın dikkatimizi bir sonraki olaya çağırıyor. Böylece hiçbir acının içinde yeterince uzun süre kalamıyoruz.
Üstelik bu yalnızca çağın kendiliğinden işleyen bir sonucu da değil. Kanıksama, iktidarlar için çoğu zaman en kullanışlı toplumsal zemindir. Çünkü insanlar en sert adaletsizliklere bile bir anda değil, azar azar alıştırılır. Olağanüstü olan tekrarlandıkça sıradanlaşır; sıradanlaşan ise zamanla itiraz edilmeyen bir düzene dönüşür. Hafızamızın biyolojik sınırları vardı; çağımız o sınırları daha da zorlayan bir düzen kurdu. Kanıksama yalnızca zihnimizin değil, içinde yaşadığımız dünyanın da ürettiği bir sonuç hâline geldi.
Zamana yayılmış haksızlıklar
Bazen tek bir isim, bin istatistikten daha ağır gelir. Çünkü istatistikler sayılır; insanlarsa hatırlanır.
Çiğdem Mater’i düşünüyorum. Osman Kavala’yı, Selahattin Demirtaş’ı, Mine Özerden’i… Bugün bu isimleri konuşuyoruz. Her gün yenileri ekleniyor. Dün başkaları da vardı, yarın başkaları olacak. Mesele isimlerin değişmesi değil; alışma biçimimizin değişmemesi, zamana yayılan adaletsizliklerin o sinsi doğası…
Bir deprem olur, hayat birkaç saniye içinde altüst olur. Oysa uzun tutukluluklar böyle değildir; gündelik hayatın kılcal damarlarına sessizce karışırlar.
İki kelime: Cezaevi nakli
İlk günlerde öfkeleniriz, paylaşımlar yaparız, isimlerini yüksek sesle söyleriz. Sonra günler geçer: Yüz gün. Beş yüz gün. Bin gün. Takvim ilerledikçe sayı büyür ama öfke aynı hızla büyümez. Çünkü dışarıdaki bizler, içeride ağır ağır akan zamanı hiçbir zaman aynı ağırlıkta yaşamayız. İçeride geçen bir gün gerçekten yirmi dört saatlik bir bekleyiştir; sayılan, gökyüzüne bakılan uzun bir zamandır. Dışarıda ise bazen yalnızca ekranımıza düşen bir bildirim ömrü kadardır.
Geçtiğimiz günlerde Çiğdem Mater ile Mine Özerden’in İstanbul’dan İzmir Şakran Cezaevi’ne sonra tekrar Silivri’ye sevk edildiğini okudum. İki satırlık soğuk bir haberdi: “Cezaevi nakli.” Oysa o iki kelimenin içine sığmayan bir hayat vardı orada. Artık daha uzun yollar katetmek zorunda kalacak aileler, daha yorucu görüş günleri ve bir insanın alıştığı gökyüzünü bile kaybetmesi vardı. Bazı adaletsizlikler siren sesleriyle gelmez; sessiz bir kurum yazısıyla gelir. Belki de bu yüzden daha kolay görünmezleşir. Bir haksızlığı unutmuyoruz aslında; onu gündelik hayatın doğal bir parçasına dönüştürüyoruz.
Arama motoruna sıkışan ömürler
İlk yazıda sözünü ettiğim o arama motorunu yeniden düşündüm. Bazı felaketlerin tarihini hatırlamak için nasıl ekrana başvuruyorsam, aynı şeyi insanlar için de yapmaya başladığımı fark ettim. “Kaç yıldır içeride?”, “Hâlâ tahliye edilmedi mi?” Bir isim yazıyoruz. Bir tarih çıkıyor. Birkaç haber bağlantısı… Sonra ekranı kapatıyoruz.
Oysa içeride zaman akmaya devam ediyor. Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Ama hiçbir bilgiyle yeterince uzun süre yaşamıyoruz artık. Hatırlamayı bilmekten ibaret sanıyoruz. Oysa aynı şey değiller. Bilgi zihnin bir köşesinde durur; hatırlamak ise insanın hayatında, vicdanında yer kaplar.
Aşınan adalet ve çatlayan kabuk
Adaletsizlikler de üst üste yığılıyor. Üstelik deprem gibi sarsarak değil; damlayan su gibi sessizce aşındırarak… Garip olan şu ki, toplum olarak ölülerimizi hatırlamayı yaşayanları hatırlamaktan çok daha iyi biliyoruz. Ölenlerin arkasından ağıtlar yakıyor, fotoğraflarını duvarlarımıza asıyoruz. Çünkü ölüm, ne kadar ağır olursa olsun tamamlanmış bir hikâyedir; yasın tutunabileceği somut bir dili vardır. Ama yaşayanları hatırlamak çok daha zordur. Çünkü tutsaklık tamamlanmış bir hikâye değildir; bitmemiş, her sabah yeniden yazılan bir cümledir.
Bir haksızlık görünmez olduğunda ortadan kalkmaz; yalnızca vicdanımızdaki yerini kaybeder. Görünmezleşen her adaletsizlik biraz daha kalıcı hâle gelir. Yine de bazen tek bir fotoğraf, bir mektuptan sızan tek bir cümle ya da bir annenin titreyen sesi bütün bu kalın kanıksama kabuğunu bir anda çatlatabiliyor. Demek ki vicdan tamamen yok olmuyor; yalnızca üzeri örtülüyor. Yeter ki o örtü bir anlığına aralansın; sarsılma hissi bıraktığı yerden yeniden başlıyor.
Hatırlama sorumluluğu
Elbette hiçbirimiz dünyadaki bütün acıları aynı canlılıkta taşıyamayacağız. Bütün isimleri ezberleyemez, bütün haksızlıklara aynı güçle karşı çıkamayız; insan zihni de vicdanı da buna muktedir değildir. Ama kendimize sormayı bırakmamamız gereken tek bir hayati soru var: “Ben buna alıştım mı?”
Çünkü insan unuttuğu için susmaz; sustuğu için unutur. Vicdan bazen unutarak ölmez; şaşırmayı, öfkelenmeyi ve itiraz etmeyi bıraktığı gün ölür.


