Unuttuğunu unutmak

Hafızamın bana ihanet edeceğini hiç düşünmemiştim. İnsan yaş aldıkça isimleri unutur sanırdım. Eski telefon numaralarını, çocukluğunun geçtiği evlerin adreslerini, bir zamanlar ezbere bildiği şiirleri ya da ilkokul arkadaşlarının soyadlarını... Kimse bunları unuttuğu için utanmaz. Ama ben başka şeyleri unuttum. Unutmamam gerektiğini düşündüğüm şeyleri.
Bir çocuğun adını unuttum mesela. Bir annenin çığlığını. Bir meydandaki dumanın hangi güne ait olduğunu... İnsan bazen acıları unutur. Daha kötüsü, onları unuttuğunu da unutur.
Emanet edilen acıların sıcaklığı
Kırk bir yıllık hayatım boyunca bu coğrafyada ve dünyanın başka köşelerinde sayısız felakete tanıklık ettim. Depremler, savaşlar, bombalanan şehirler, göç yollarına düşmüş insanlar, yıkılmış evler ve beyaz kefenlere sarılmış çocuklar...
Bir de bana yaşamadığım hâlde emanet edilen acılar var. Hiçbirini kendi gözlerimle görmediğim, canlı yayını yapılmayan olaylar. Onlar bana bir ekrandan ulaşmadı; bir anneannenin yarım bıraktığı cümleden, titreyen bir elden, bir sofrada ansızın çöken sessizlikten ya da yutkunarak anlatılan bir hatıradan sızdı. Belki de bu yüzden hâlâ bu kadar canlılar. Çünkü bir veri tabanına değil, bir insanın hafızasından başka bir insanın vicdanına emanet edildiler.
Hafızanın hayatta kalma refleksi
Bir zamanlar bütün acıların insanın içine böyle kazındığına, gerçekten sarsıldığımız hiçbir şeyi unutmayacağımıza inanırdım. Hafızayı insanın en sadık sığınağı sanırdım. Yanılmışım. Çünkü hafıza bazen sadık değildir; sadece hayatta kalmaya çalışır.
İnsan zihni taşıyamadığı yükleri sessizce arka raflara kaldırır. Yeni acılar geldikçe eskilerini biraz daha geriye iter. Hiçbirini inkâr etmez belki ama hiçbirine gerektiği kadar uzun süre bakamaz. Bu bir ihanet değil, hafızanın hayatta kalma biçimidir. Belki de unutmak, zihnin bizi korumak için geliştirdiği en eski reflekstir. Ne var ki insanı yavaş yavaş değiştiren de budur.
Acıların dolaşım hızı
Eskiden bir felaket yaşandığında insanlar aylarca, hatta yıllarca onun yasını tutardı. Bugün ise yasın bile ömrü kısaldı. Artık sadece felaketlerin sayısı değil, dolaşım hızı da artıyor. Bir ekran kapanmadan diğeri açılıyor; bir şehrin dumanı dağılmadan başka bir şehrin gökyüzü kararıyor. Bir annenin çığlığı dinmeden bir başkasının ağıdı başlıyor ve biz daha yasımızı tamamlayamadan yeni bir yasın ortasına düşüyoruz. Acılar peş peşe gelmiyor, üst üste yığılıyor. Ve her yeni acı, eskisinin üzerini biraz daha örtüyor.
İnsanlık tarihinde ilk kez hiçbir şeyi kaybetmediğimiz bir çağda yaşıyoruz. Fotoğraflar silinmiyor, videolar kaybolmuyor, bulutlarda milyarlarca görüntü saklanıyor. Ama tam da bu yüzden hiçbir şeyi gerçekten taşıyamıyoruz. Hafızamızın yükünü giderek dijital arşivlere devrediyoruz.
Üstüste yığılan fotoğraflar
Son yıllarda kendime tuhaf bir oyun oynamaya başladım; bazen hiçbir sebep yokken hafızamı sınava çekiyorum. Roboski diyorum içimden; kar geliyor gözümün önüne, katırlar geliyor, çocuklar geliyor... Ama yıl gelmiyor. Sonra Ankara Garı’nı düşünmeye çalışıyorum; yerde kalan ayakkabılar, duman ve birbirini arayan gözler... Kimdi o insanlar?
Tam o sırada Gazze beliriyor: Beyaz kefenlere sarılmış çocuklar... Şüphesiz en büyük yıkımı acının doğrudan muhatapları yaşıyor ama o dehşete ekran başından, elinden hiçbir şey gelmeden tanıklık etmek de bu yüzyıl insanına verilen ağır bir ceza olsa gerek. Çaresizlik, vicdanı için için kemiren bir felakete dönüşüyor.
Derken bir deprem fotoğrafı sızıyor zihnime; enkazın altından uzanan, annesinin elini bırakmayan o küçücük el... Hemen arkasından, yıllar öncesinden Omayra Sánchez’in çamur içindeki yüzü beliriyor. Fark ediyorum ki artık zamanlar ve mekânlar birbirine karışıyor.
Hafızamın karanlık odasında bütün bu acılar üst üste yığılmış fotoğraflara dönüşüyor. Hepsini tanıyorum, hepsi bir zamanlar beni uykusuz bıraktı; ama artık tarihlerini ve isimlerini ayırmak için durup düşünmem gerekiyor.
Tek bir insanın ismi
Bazen de kolektif yıkımların kalabalığından sıyrılıp tek bir insanın sessizliğine sığınıyorum.
Karabağ Savaşı boyunca her akşam televizyonda yeni listelerin akışını izledim. Kim gitti? Kim bulundu, kimden hâlâ haber yok? O günlerde hiç tanımadığım insanların isimlerini ezberledim. Savaş sadece cephede değil; telefon ekranlarında, sessiz mutfaklarda, umutla umutsuzluk arasında sıkışıp kalmış ailelerin nefesinde yaşanıyordu. İçlerinden birinin adını özellikle aklımda tuttum, unutmamak için her gün kendime tekrar ettim. Bugün bile bazen o ismi içimden söylerim. Yazmayacağım adını. Bende kalsın. Belki de bir insanı gerçekten hatırlamanın en dürüst yolu, onu herkesin önünde anmak değil, kendi içinde taşımaktır.
Fakat geçenlerde fark ettim ki... O isim artık hatırıma eskisi kadar gelmiyor. Durmam, sessizleşmem gerekiyor. Sanki hafızamın içinde eski bir kapıyı arıyor, bulunca açıp içeri giriyorum ve isim ancak o zaman beliriyor. Acım eksilmedi, sevgim azalmadı; yalnızca hafızam yoruldu.
Vicdan soruları
Gece yarısı zihnime düşen bir detayı hatırlayamadığımda, artık hafızamın derinliklerine değil, bir arama motorunun soğuk ışığına sığınıyorum. Milisaniyeler içinde önüme tarihler, saatler, mahkeme kararları ve ölü sayıları dökülüyor. Bunu yaparken, o soğuk ekranın karşısında içim sıkışıyor.
Çünkü arama çubuğuna yazdıklarım aslında birer bilgi sorusu değil; birer vicdan sorusu. Kimse bütün acıları aynı canlılıkta taşıyamaz, insan zihni buna uygun yaratılmadı zaten. Sorun unutmak değil… Sorun, bir insanın çığlığını arama sonuçlarına teslim edip unuttuğunu bile fark etmemek... Çünkü insan ancak eksildiğini fark ettiği sürece kendini yeniden toplamaya çalışabilir.
Unutmak insan olmanın sınırıdır belki. Ama unuttuğunu unutmak… İşte orada yalnızca hafızamız eksilmez. Vicdanımız da sessizce yer değiştirir. Ve belki de insanı değiştiren şey yaşadığı acılar değildir; artık hatırlayamadığı acılardır.


