Vatan hainliğinin pek de kısa olmayan tarihi

Bazen canım çok sıkılıyor. Geçen gün de öyle günlerden biriydi. Yerevan’da hava 40 dereceye dayanmıştı. Klimanın karşısında kanepeye uzanmıştım. Yapmam gereken şeyler vardı. hiçbirini yapacak halim yoktu. Hava öyle sıcak, ben öyle bezgindim ki kendi özel meselelerim bile ilgimi çekmiyordu. ChatGPT’yi açıp açıp kapıyor, ona bile anlatmak istediğim tek bir şey bulamıyordum.
Instagram’da haberleri kaydırırken karşıma Robert Koçaryan’ın açıklaması çıktı. Ermenistan’ın eski cumhurbaşkanı Koçaryan’ın başı uzun zamandır çeşitli suçlamalarla dertte. 1 Mart 2008 olaylarından yolsuzluk iddialarına uzanan epey kabarık bir dosyası var. Son olarak görevi kötüye kullanma, rüşvet ve kara para aklama suçlamalarıyla tutuklandı. Karşıma çıkan açıklamasında bütün bunları bir kenara bırakıp aşağı yukarı şöyle diyordu: Bu kadar laf kalabalığına gerek yok, benim asıl suçum mevcut hükümetin vatanı satmasına, vatan hainliğine karşı çıkmak.
Koçaryan’ın “vatan hainliği” dediği şeyin merkezinde İkinci Karabağ Savaşı ve Ermenistan’ın yenilgisi var. Mevcut hükümeti hem bu yenilginin hem de sonrasında yaşananların sorumlusu olmakla suçluyor. O tartışma uzun, benim takıldığım ise iki kelimeydi: “Vatan haini.”
“Sen de mi Brütüs?”
ChatGPT’yi açıp “Dünyanın en ünlü vatan hainleri kim?” diye sordum. Yapay zekâ bile ezberlenmiş tanımlara sığınmayı sevdiğinden olsa gerek, “vatan” kısmını eksik duyup karşıma Yahuda ile Brütüs’ü çıkardı.
Yahuda’yı hepimiz biliriz. Hangi dinden, hangi milletten olduğumuzun önemi yok; İsa’yı 30 gümüş karşılığında ele veren adam. Brütüs de öyle. Shakespeare okumamış olanımız bile “Sen de mi Brütüs?”ü bir yerden duymuştur. Sezar’ın öldürülmesine katılan Brütüs, yüzyıllardır ihanetin en meşhur simgelerinden biri.
Ama benim sorduğum bu değildi. “Hainleri değil, vatan hainlerini soruyorum,” diye düzelttim.
Bu sefer karşıma Vidkun Quisling çıktı. Nazi işgali sırasında Almanlarla işbirliği yapan Norveçli siyasetçi. Bu işte öyle meşhur olmuş ki soyadı bazı dillerde hain ya da işgalciyle işbirliği yapan kişi anlamında kullanılmaya başlamış.
Guy Fawkes biraz daha kafa karıştırıcıydı. 1605’te İngiliz Parlamentosu’nu havaya uçurmaya yönelik komplonun parçasıyken yakalanmış, vatana ihanetten yargılanıp idam edilmişti. Dört yüz yılı aşkın süredir 5 Kasım’da komplonun başarısızlığı ateşler ve havai fişeklerle anılıyor; Fawkes’ın yüzünden esinlenen maske ise bugün devlete ve otoriteye karşı direnişin en tanınmış sembollerinden biri. Devletin hain diye idam ettiği adamın bir yandan başarısızlığı kutlanıyor, bir yandan sokak onun yüzünü takıyor.
ChatGPT’nin listesi Benedict Arnold’dan Philippe Pétain’e, Aldrich Ames’ten başka coğrafyaların meşhur hainlerine doğru uzayıp gidiyordu. Hikâyeleri birbirinden farklıydı ama çoğunda ortak bir şey vardı: Düşmanla işbirliği yapmak, ülkesine ait bilgileri başka bir devlete vermek, para ya da başka bir çıkar karşılığında taraf değiştirmek. Yani “vatan hainliği” denince benim de ilk aklıma gelen şeye oldukça yakındılar.
Bedel ödeyenler
Türkiye’de vatan haininden geçilmiyor malum. Benim aklıma üç isim geldi: Nâzım Hikmet, Ahmet Kaya ve Hrant Dink.
Nâzım Hikmet yıllarca hapiste kaldı, vatandaşlıktan çıkarıldı, ömrünün son yıllarını memleketinden uzakta geçirdi. Ama memleket onun şiirlerinden hiç çıkmadı.
Ahmet Kaya, bir ödül gecesinde bir sonraki albümünde Kürtçe bir şarkı söyleyeceğini ve ona klip çekeceğini açıkladı. Bir gecede linç edildi, hedef gösterildi, hakkında davalar açıldı; Paris’e gitti ve bir daha dönemedi. Memleket hasretiyle yaşadığı Paris’te öldü.
Hrant Dink, Ermenilerin bu ülkede eşit yurttaşlar olarak yaşayabilmesini, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşebilmesini, demokratikleşmesini, Türkiye ile Ermenistan arasında diyaloğu savundu. “Türklüğü aşağılamak”tan mahkûm edildi. Gitmedi. Hazır bir cennete kaçmak yerine yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip olduğunu yazdı.
Evet, içlerinden Ermeni olan öldürüldü.
Quisling’ten buraya epey yol gelmiştik. Vatan hainliğinin anlamıysa o yol üstünde çok değişikliğe uğramıştı.
Bir tarafta ülkesi işgal edilirken işgalciyle işbirliği yapan, ihaneti somut bir eyleme dönüşmüş bir adam vardı. Diğer tarafta bütün hayatları memleketleriyle kavga ederek, onun diline, müziğine, insanına sığınarak, onu özleyerek ve değiştirmeye çalışarak geçmiş insanlar.
Aradaki mesafeyi kapatabilmek için önce başka bir şeyi birbirine eşitlemek gerekiyor galiba: Devlete sadakat ile vatana duyulan sevgiyi.
Vatanseverliğin konforlu ezberi
Sevgiden konuyu açmışken, “vatan haini”nin karşısında bir de “vatansever”e bakalım.
Sözlükte karşılığı basit: Vatanını seven kimse.
Vatan dediğimizde neyi seviyoruz peki? Denizini, havasını? Dilini, kültürünü? İnsanlarını? Hükümeti, rejimi, devlet aklını? Vatanın ne olduğuna dair sayısız dilde yazılmış koca bir literatüre burada girecek ne yerimiz ne zamanımız var.
İyi de insan ülkesinin insanlarını sevip devletine öfkelenemez mi? Doğduğu toprağa bağlı olup hükümet politikalarına itiraz edemez mi? Geçmişinin bir kısmıyla gurur duyarken başka bir kısmıyla hesaplaşmak isteyemez mi?
“Hatasıyla sevabıyla vatanımı seviyorum” demek tuhaf geliyor bana. Bir insan için söyleyebilirsiniz belki bunu. Ama vatan sizin seçtiğiniz bir şey değil. İçine doğarsınız. Üstelik yalnızca sizin değildir. Sizin kadar, sizin gibi düşünmeyenin de vatanıdır.
Bir ülkeyi terk etmek zorunda kalmadan orada yaşayabilmek için mücadele etmek de o ülkeyle kurulan ilişkinin bir parçasıdır. İtirazı, hesaplaşmayı, değiştirme arzusunu vatan sevgisinin dışında bırakırsak geriye sevginin kendisinden çok tek bir şey kalıyor: İtaat.
Vatan sevgisini ölçerken en yüksek sesle bağıranı, en sert suçlayanı, devlete en az itiraz edeni ölçü kabul ediyoruz. Oysa sevginin bedelini çoğu zaman tam tersine, o ülkeyle kavga etmeyi göze alanlar ödüyor.
Üşümeyi beklerken
“Vatan haini” denilenlerin vatanlarını ne kadar sevdiğini tartıp dururken, onları hain ilan edenlerin o bedelsiz ve gürültülü vatan sevgisini neredeyse hiç sorgulamıyoruz.
Yerevan’da hava hâlâ 40 derece. Kafamda bir şey çınlayıp duruyor.
“Ya sev ya terk et.”
Sonbahara az kaldı.
Üşümeye başlasak ya.


