“Kalabalıktık, epey insan toplamışlarda, 20-30 kişiydik. Bizim aileden beş kişiydik. Babam, annem, iki kız kardeşim, bir erkek kardeşim, bir de ben. Bizi götürüp nehir kıyısında içtima ettiler. Bizi kıracaklarını nerden bilelim? Dört hafif makineli kurdular. Useme Yıvraimi diyorlardı, Batman halkındandı. Bir de Rayber Sey Sıleman, onu da Şüya Gewre’den getirmişlerdi. Makinelileri kurduklarında onları birbirlerine bağladılar. Ayaktaydılar. Unutmuyorum. Rayber yere çöktü. Usene İbrahimi kendisine dokundu, dedi ki, ‘Pirim, bana doğru yaklaş, kanımız karışsın. Kerbela günüdür’. Onun o sözü hiç aklımdan çıkmıyor. O anda ateş ettiler. Bize ateş ettiler, epey zaman geçince bacaklarımızdan tutup sürükleyerek, bir yardan suya attılar. Hüseyin Gül ile kurtulduk. Her tarafta tarama, kıyım vardı, rast gelen öldürülüyordu, toplananlar kafile halinde taranıyordu. … Ağaç koymadılar. Tarla bırakmadılar. Kap kacağı süngülediler. Tarlaları, ekinleri yaktılar. Affedersiniz iti bile sağ bırakmadılar, ‘Havlar haber verir’ dediler. Bir elem, dünyayı ateşe verdiler, yaktılar. Zalim dünyayı yaktı…”
Yukarıdaki tanıklık, resmi olarak 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla başlayan "Tunceli Tenkil Harekatı"nın korkunç sonuçlarını yaşayan, 1929 doğumlu Bego Polat'a ait. Cemal Taş ve Bülent Bilmez’in İletişim Yayınları’ndan çıkan yeni kitapları “Dersim Kırımı Envanteri- Dokuz Örnek Vaka ve Mekân” kitabında bunun gibi okuması bile çok ağır nice örnek var. Bilmez ve Taş, Dersim Kırımı’nın 88. yılında yeni ve farklı bir kitapla, yaşananlara yeni bir bakış açısı ve küçük bir bilanço sunuyor. Yaşananları dokuz örnek vaka ve mekân üzerinden ele alan kitap, genellemeci yaklaşımların, afaki bilgilerin ötesine geçmeyi hedefleyerek Dersim ’38 çalışmalarındaki somut ve spesifik bilgilere dayalı envanter çalışmalarının eksikliğini bir nebze olsun gidermeyi amaçlıyor. Bilmez ve Taş, yeni kitapları ile ilgili Agos’un sorularını yanıtladı.
Dersim 38 hakkında birçok kitap ve sözlü tarih çalışması mevcut. Sizi bu kitabı yazmaya iten temel neden neydi?
Dersim 1937–38 üzerine son 15 yılda çok kıymetli bir literatür oluştu. Ancak sahaya dayalı çalışmalarımız sırasında şunu gördük: Bu zenginliğe rağmen elimizde hâlâ yeterince sistematik, ayrıntılı ve doğrulanabilir olgusal bir bilgi yok. Yani genel anlatılar var ama bu anlatıların çoğu “çok kişi öldürüldü”, “büyük katliamlar yaşandı”, “on binler sürgün edildi” gibi ifadelerde kalıyor. Bizim çıkış noktamız tam olarak buradandı.
Bu nedenle kitabı, o anlatıların altını doldurmak için bir envanter çalışması olarak kurguladık. Amacımız, mümkün olduğu kadar mikro düzeye inerek, tek tek mekânlar ve vakalar üzerinden “kim, nerede, nasıl” sorularına cevap üretmekti. Çünkü bizce artık ihtiyaç duyulan şey, tek tek mekân-vaka temelinde, farklı kaynaklardan teyit edilmiş, mümkün olduğunca sağlam, denetlenebilir ve ayrıntılı bir bilgi birikimi üretmekti. Bu amaçla çıktığımız yolda ilk adım olarak görülebilecek kitabımız tam da bu nedenle “envanter” adını taşıyor. En önemlisi, artık mesele sayı değil, tek tek hayatlar oluyor. Bizim için bu kitap biraz da mağdurları yeniden isimlerine, mekânlarına ve hikâyelerine kavuşturma çabası.
“Dersim Kırımı Envanteri”nin ayırt edici özelliği ne oldu sizce?

Bizce bu kitabın en ayırt edici özelliği, yöntemsel olarak mikro tarih, saha çalışması ve envanter mantığını kullanması. Bu yaklaşımın en önemli çıktısı şu: Mağdurlar artık sadece “on binlerce kişi” gibi anonim bir topluluk olarak değil, adı, köyü, yaşı, akrabalık ilişkisi, aşireti, ocağı ve hikâyesi olan özneler olarak ortaya çıkıyor. Bizim “mağdurların rakam olmaktan çıkarılıp özneleştirilmesi” dediğimiz şey tam da bu. Bizce gerçek bir yüzleşme, ancak böylesi bir özneleştirme üzerinden kurulabilir. Çünkü sayıların dili bazen devlete veya toplumun bir kesimine rahatlık sağlayabilir, ama bir çocuğun, bir annenin, bir yaşlının tek tek hikâyesiyle karşılaşmak insanı başka türlü bir etik zorunlulukla karşı karşıya bırakır.
Böyle bir anlayışla, kitapta kapsamlı bir giriş bölümünden sonra her biri farklı mekana-vakaya ayrılan bölümlerin yapısı şu şekilde kuruldu: Mekân ve zamanı gösteren genel tablo; mekanı gösteren harita; katliam mekanında kayıt altına alınıp sonra üzerinde çalışılmış Cemal Taş’ın sunumu; yüzlerce mülakat arasında bulduğumuz söz konusu vaka-mekanla ilgili tanıklıklardan kesitler; varsa o vaka-mekanla ilgili ağıt; saha çalışması sırasında çekilen veya daha eski fotoğraf, arşiv belgesi, gazete kupürü… Her bölümün sonunda, bugüne kadar isimleri tespit edilebilen mağdurlar, kurtulanlar ve görevlilerin tam listesi. Amacımız yalnızca olay anlatmak değil, olayın mümkün olan her katmanını görünür kılmak. Bu, aynı zamanda politik ve hukuki mücadele açısından da önemli. Çünkü bir yerde ne olduğunu mümkün olduğunca ayrıntılı ve çok kaynaklı biçimde ortaya koymak, hafıza ile adalet arasında köprü kuruyor.
Herhangi bir mekanda yalnızca “katliam oldu” denilmiyor; insanların toplandığı köyler veya mezralar, katliam mekanlarına getirildikleri güzergah, yol boyunca yaşadıkları içler acısı olaylar ve katliam mekanındaki süreç adeta yeniden canlandırma düzeyinde ele alınıyor. Bu arada katliamdan kaçmayı başararak mağaraya sığınanların bombalanması, sağ kalanların başka bir yerde kurşuna dizilmesi, yaygın bir şekilde bazı çocukların seçilerek ailelerinden koparılması gibi detaylar mümkün olduğunca tüm mağdurların isimleri tespit edilerek anlatılıyor. Her vakada verilen detaylar, bütün sürecin şiddet repertuarını açıkça görünür kılıyor: Özellikle kadın ve çocuklara yönelik canice yöntemlerle bireysel öldürmeler, tarayarak veya yakarak toplu öldürme, çocukları alıkoyma, sürgün, kimlik silme, vs.
Bizce Dersim 38’i başlatan şey kesinlikle bir “isyan” değildi; onu başlatan şey 1935’ten itibaren açık bir biçimde görülen, devletin askeri, idari ve sosyokültürel boyutlarıyla çok kapsamlı planıydı. Elbette bölgede devletin derinlemesine nüfuzuna ve bunun için kullanılan şiddete dayalı askeri uygulamalarına karşı direnç ve yer yer nefsi müdafaa amaçlı direnişler vardı. Kitabın girişinde bunu net biçimde vurguluyoruz: 1937 baharında çıktığı iddia edilen “isyan”, aslında önceden hazırlanmış askerî ve idari planların üstünü örten bir “resmî bir anlatı” işlevi görüyor.
Dokuz örnek vaka ve mekanı seçerken hangi kriterleri düşünerek kitaba aldınız?
Aslında bu soruya verilecek ilk cevap şu: Bu dokuz yer, “en önemli dokuz yer” olduğu için seçilmedi. Kitapta da söylediğimiz gibi, bu bir pilot çalışma ve uzun erimli bir projenin ilk ürünü. Elimizde 130’u aşan mekân-vaka listesi var; bunların önemli bir kısmını ziyaret ettik. Son beş yılda saha çalışması aracılığıyla yoğunlaştığımız 30’dan fazla yer hakkında ciddi bir veri birikimi oluştu.
Seçimde birkaç şey belirleyici oldu. Birincisi, o vakayla ilgili saha verisinin yoğunluğu. Yani sadece bir duyum değil; tanıklık, mekân bilgisi, yerel hafıza, bazen ağıt, bazen fotoğraf, bazen eski belge, bazen de birbirini doğrulayan sözlü anlatılar olması önemliydi. İkincisi, farklı türden şiddet pratiklerini gösterebilen örnekler olmasına dikkat ettik. Çünkü Dersim Kırımı dediğimiz şey tek biçimli bir şiddet değil; mağaraya sığınanların yakılması ya da bombalanması, dere yataklarında toplu infaz, kapalı alanlarda diri diri yakma, sürgün, çocukların alınması, köy yakma gibi birbirine eklemlenen farklı şiddet boyutlarını içeriyor. Üçüncüsü de coğrafi ve toplumsal çeşitliliği mümkün olduğunca göstermek istedik. Çünkü Dersim’i yekpare bir alan gibi düşünmek yanıltıcı olur.
Dersim 38’i kitabınızda 37-38 olarak değil de, kronoloji olarak 1921’den başlatıp 1947’ye kadar getiriyorsunuz. Bunun sebebi nedir?
Çünkü bazı yerlerde Tertele adı verilen 1938’i biz tek başına bir “hadise” olarak görmüyoruz. O, daha geniş bir tarihsel ve siyasal sürecin doruk noktası. Kitabın kronolojisinin 1921’den başlaması tesadüf değil. Koçgiri Harekâtı’ndan Şeyh Sait’e, Ağrı-Zilan’dan Dersim içindeki daha erken askerî harekâtlara, Şark Islahat Planı’ndan 1934 İskân Kanunu’na, 1935 Tunceli Vilayet Kanunu’ndan 1936’da kurulan Dördüncü Umumi Müfettişlik’e kadar uzanan çizgi, bize şunu gösteriyor: 1937-38, Ankara merkezli yeni devletin patlak veren bir isyana karşı anlık tepkisi değil; hazırlıkları önceden yapılmış, hukuki ve idari zemini oluşturulmuş bir planın doruk noktası.
1947’ye kadar uzatmamızın nedeni de bu sürecin 1938’le bitmemesi. 1947 affına kadar geri dönüşün engellenmesi, bu arada Dersim’de devam eden kapsamlı “yasak mıntıka” uygulamaları ve bir bütün olarak kültürel, toplumsal dokunun parçalanması süreci devam etti. Yani biz 1937-38’i yalnızca “Dersim Katliamı” veya bu bağlamda “Dersim ’38 Olayı” olarak değil, 1935-1947 arasına yayılan daha geniş Dersim Kırımı sürecinin doruk noktası olarak değerlendiriyoruz. Biz öncesi ve sonrasıyla onun bir devlet aklı ve devlet pratiği olarak anlaşılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu yaklaşım demokratikleşme ve yüzleşme açısından da önemli. Çünkü bugünün Türkiye’sinde geçmişle hesaplaşmanın önündeki en büyük engellerden biri, şiddeti istisnaileştirmektir.
Esasen 1938 yazında yaşananları yalnızca askerî bir harekât olarak tanımlamak mümkün değil. Orada olan şey, kadın, çocuk ve yaşlıların da hedef alındığı, kapalı alanlarda diri diri yakma ve mağara imhasını da içeren ve nihayet sürgünle tamamlanan bir yok etme ve dönüştürme süreciydi. Bunu anlamak, bugünkü etik, hukuki ve siyasi değerlendirmeler için de temel önemde.
Dersim 38’i başlatan neydi?
Bizce Dersim 38’i başlatan şey kesinlikle bir “isyan” değildi; onu başlatan şey 1935’ten itibaren açık bir biçimde görülen, devletin askeri, idari ve sosyokültürel boyutlarıyla çok kapsamlı planıydı. Elbette bölgede devletin derinlemesine nüfuzuna ve bunun için kullanılan şiddete dayalı askeri uygulamalarına karşı direnç ve yer yer nefsi müdafaa amaçlı direnişler vardı. Kitabın girişinde bunu net biçimde vurguluyoruz: 1937 baharında çıktığı iddia edilen “isyan”, aslında önceden hazırlanmış askerî ve idari planların üstünü örten bir “resmî bir anlatı” işlevi görüyor.
Sahadaki tanıklıklar da bunu çok güçlü biçimde doğruluyor. 1938’den önce hummalı bir şekilde gerçekleştirilen karakol, kışla ve askeri operasyon amaçlı yol yapımında yerel halkın çalışması, askerlere erzak ve hatta barınma konusunda sunulan katkı ve yaygın şekilde silahların teslim edilmesinin ardından, dönemin resmi diliyle “muti” (itaat eden) olsun olmasın tüm kesimlere yönelik gerçekleştirilen büyük sivil katliamları ve sürgünler bunu gösteriyor. Bu tür anlatılar, “devlet isyana tepki verdi” anlatısını tersine çeviriyor: Önce askeri nüfuz, sonra toplumsal-dini yapının deformasyonu veya tasfiyesi, sonra silahsızlandırma, ardından toplu şiddet. Yani burada belirleyici olan şey, modern devletin merkez dışı, inanç ve dil bakımından farklı, toplumsal yapısı parçalanmamış bir bölgeyi sınırsız şiddet yoluyla dönüştürme kararıdır.
Tertele’yi başlatan şeyin “isyan” değil, bir devlet projesi olduğunu söylemek, sadece tarihsel doğruluk meselesi değil; bugün yüzleşme ve onarıcı adalet açısından da hayati. Çünkü ancak o zaman sorumluluk meselesi netleşir.
En korkunç olan 38 yazında ne yaşandı?
1938 yazı, sürecin en yoğun, en vahşi ve en açık imha aşamasıdır. Özellikle Temmuz ve Ağustos 1938’de Erzincan merkezli Üçüncü Ordu’nun “askeri manevra” adıyla gerçekleştirilen “dahili harp” sırasında, sivilleri hedef alan toplu katliamların, köy yakmaların ve sürgünlerin yoğunlaştığı “tarama” harekatı bir yok ediş veya dönemin hakim diliyle söyleyecek olursak “kökten halletme” operasyonudur. Bir önceki yıl kısmen operasyon dışında kalmış aşiretler ile bölgeler ve hatta evlerini orduya açmış ya da komutanlarla iyi ilişkiler kurmuş elit bireyler ve aileler bile bu aşamada şiddetin dışında kalmadı. Bu da bize hedefin belirli bir “asi grup” değil, bütün bir toplumsal ve kültürel doku olduğunu gösteriyor.
Tanıklıklar bu tabloyu çok daha çıplak hale getiriyor. Örneğin Axpar (Akpınar) vakasına dair anlatıda önce erkeklerin süngülenerek ya da kurşuna dizilerek öldürüldüğünü, sonra köyde kalan kadınlar, çocuklar ve yaşlıların bir konağın odasına doldurulup yakıldığını, el bombaları atıldığını, kapalı alanda kimsenin sağ kalmaması için dışarıdan da ateş edildiğini öğreniyoruz. Aynı anlatıda, iki çocuğun bacaya saklanarak kurtulduğu, bunlardan birinin daha sonra Dersimliler tarafından keçi postuna sarılarak yaşatılmaya çalışıldığı, ama saklandıkları Ali Boğazı’ndaki mağaralarda ele geçirildikleri anlatılıyor. Bu anlatı, 1938 yazı askeri operasyonlarının tam anlamıyla “kaçacak yer bırakmama” amacı taşıyan bir şiddet mantığıyla yürütüldüğünü gösteriyor.
Esasen 1938 yazında yaşananları yalnızca askerî bir harekât olarak tanımlamak mümkün değil. Orada olan şey, kadın, çocuk ve yaşlıların da hedef alındığı, kapalı alanlarda diri diri yakma ve mağara imhasını da içeren ve nihayet sürgünle tamamlanan bir yok etme ve dönüştürme süreciydi. Bunu anlamak, bugünkü etik, hukuki ve siyasi değerlendirmeler için de temel önemde.
Kitapta “Velev ki isyan” altbaşlığınız var. Genel inanışa bu altbaşlıkla ne söylemek istediniz?
Bu altbaşlıkla aslında basit, ama çok önemli bir şeyi söylüyoruz: Velev ki isyan olmuş olsun, bu, sivillere yönelik kitlesel şiddeti ve koca bir bölgeyi yaşanmaz hale getirme operasyonlarını meşrulaştırmaz. Tartışmanın on yıllardır “isyan var mıydı, yok muydu?” sorusuna sıkıştırılmasına itiraz ediyoruz. Çünkü bu sıkıştırma, hem resmî söylemin işine geliyor hem de bazen karşı tarafta romantize edilmiş bir “direniş destanı” anlatısına kapı aralıyor. Oysa bizim için asıl mesele, uygulanan şiddetin kapsamı ve niteliği. Eğer bir yerde kadınlar, çocuklar ve yaşlılar topluca öldürülüyor, çocuklara el konuluyor, köyler yakılıyor ve insanlar dilleriyle, kültürleriyle bağları kopacak şekilde sürgüne gönderiliyorsa, artık tartışma bir “asayiş operasyonu” ya da “isyan bastırma” tartışması olmaktan çıkar. Bu doğrudan hukuki ve siyasal bir meseledir.
Ancak bugüne kadar yayınlanmış tanıklıklar bize şunu açıkça gösteriyor: Neredeyse her ailede bir kayıp, her yerleşimde bir kırılma var. Ayrıca sürgün, bölünmüş aileler, farklı köylere savrulmuş kardeşler ve yıllar sonra memlekete dönüş hikâyesine uzanan parçalı bir hayat anlatıyor. Bunlar bize Tertele’nin yalnızca ölüm ve sürgün bilançosunu değil, aynı zamanda hafıza, aidiyet, dil ve akrabalık bağlarının parçalanması anlamına geldiğini de gösteriyor.




