Yeni TOKİ yerleşimleri, barınma ihtiyacını karşılayan yapılar olarak sunulsa da gündelik sosyal hayat üzerinde derin ve yıpratıcı etkiler yaratıyor. Bahçeli evlerden, dar sokaklardan ve iç içe geçmiş komşuluk ağlarından apartman bloklarına geçiş; yalnızca mekânın değil, ilişkilerin de çözülmesine yol açıyor. Kent sosyolojisi literatürü, evin yalnızca fiziksel bir yer değil sosyal ilişkilerin, dayanışmanın ve gündelik ritüellerin kurulduğu bir alan olduğunu vurgular. Ancak TOKİ bloklarında bu ilişkisel yapı büyük ölçüde dağılıyor. Yabancılarla dolu binalar, güvenlik güçlerinin yoğun varlığı ve sürekli gözetim hissi, güvensizlik ve içe kapanmayı artırıyor. Cizre’den 37 yaşındaki Filiz, “Artık dayanışma yok, kimse kimseye güvenmiyor” derken Yüksekova’dan 26 yaşındaki Zeynep, “Eskiden bahçede herkes bir araya gelirdi, şimdi kimse kimseyi tanımıyor” sözleriyle bu kopuşu anlatıyor.
Oxford Üniversitesi bünyesinde yürüttüğüm kısaca “Parçalanmış Kentlerde Kadınları Güçlendirmek” isimli akademik saha çalışmam kapsamında, kamuoyunda 2015–2016 “hendek çatışmaları” olarak bilinen dönemde evlerini kaybedenlerin TOKİ'lere yerleştirilmesinin özellikle kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkilerini yukarıdaki cümleler çok iyi anlatıyor. Ama elbette daha fazlası da var.
2015-16 Çatışmaları: Beton Sessizlik ve Kayıp-1: Kadınların hayatında devam eden yıkım
2015-16 Çatışmaları: Beton, Sessizlik ve Kayıp-2: “Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar”
Bu dönüşümün en belirgin sonucu ise komşusuzluk ve yalnızlaşma. Aynı binada akrabalar yaşasa bile, eski yoğun temasın yerini mesafeli ve sessiz bir birlikte yaşama alıyor. Şırnak’tan 65 yaşındaki Sabriye, “Herkes evinde, kimse kimseyi görmüyor; ölsek kimsenin haberi olmaz” derken, bu yalnızlığın yaşlılar için nasıl bir korkuya dönüştüğünü dile getiriyor. Kadınlar, eskiden ortaklaşa yapılan ekmek pişirme, kışlık hazırlıklar, düğün ve taziye ritüellerinin artık mümkün olmadığını söylüyor. Cizre’den 58 yaşındaki Safya, “Eskiden her şeyi birlikte yapardık, şimdi herkes yemeğini kendi evinde pişiriyor” diyor. TOKİ’de hayat, Coward’ın (2007, 2009) tanımıyla kentin çoğulluğunu ve birlikte yaşam kapasitesini aşındıran bir düzene işaret ediyor: İnsanlar yan yana ama birlikte değil. Sonuçta ortaya çıkan, düzenli ama kopuk bir yaşam. Bu yeni mekânlar, komşuluğu çoğaltmak yerine, insanları birbirinden uzaklaştıran bir sosyal çöl yaratıyor.
Ev güvenlik değil, yalnızlık üretiyor
Sur’dan TOKİ yerleşimlerine uzanan yeni konut düzeni, “ev”in akademik literatürde tanımlandığı güvenli, mahrem ve denetim duygusu sağlayan alan olmaktan uzaklaştığını da gösteriyor. Konut çalışmaları, evi kamusal alanın tehditlerinden koruyan; özgürlük, güvenlik ve aidiyet hissi üreten bir mekân olarak ele alır. Oysa kadınların deneyimleri bu idealize edilmiş çerçeveyle örtüşmüyor. Standartlaştırılmış planlar, merkezden kopukluk ve katı apartman rejimi, özellikle Kürt kadınlar için evi bir sığınak değil, sürekli denetlenen ve daraltıcı bir alana dönüştürüyor. Cizre’de beş çocuk annesi Nezahat’in sözleri bu kırılmayı açıkça dile getiriyor: “En küçük seste uyarıyorlar. Misafir gelince kapıyı çalıyorlar. Müstakil evde böyle değildi.” Kamusal hayattan yalıtılma, kadınların güvenlik hissini artırmak yerine kırılganlığı derinleştiriyor; görünmezlik koruma değil, yalnızlık üretiyor.
Bu dönüşüm, sokakla kurulan ilişkinin kopuşunda daha da belirginleşiyor. Kapı önü, avlu ve sokak; kadınlar için gündelik sosyalliğin, karşılıklı gözetimin ve paylaşımın mekânlarıydı. Diyarbakır’da 82 yaşındaki Zeyne, “Eskiden herkes kapısının önüne kilimini serer, orada otururdu” diyerek bu ortak hayatı hatırlatıyor. Bugün ise içe kapanık ve işlevsiz mekânlar, kadınları eve hapsediyor. Şırnak’ta 53 yaşındaki Bahar, “Bu evden çıkınca rahatlıyorum, içeride başım ağrıyor,” derken; genç bir kadın katılımcı için çalışma hayatı neredeyse tek kaçış yolu: “Çalışmasam dışarı çıkmak için bir bahanem olmazdı.” Ev, böylece literatürde atfedilen özgürlük ve yaratıcılık alanı olmaktan çıkıyor; tekdüze, işlevsiz ve kamusal hayata erişimi daraltan bir mekâna dönüşüyor.
Küçülen evler, dağılan aileler

Konutun anlamı, yalnızca bir çatıdan ibaret değil; aile ilişkilerinin, bakımın ve kuşaklar arası yaşamın kurulduğu bir “ilk evren” olarak da düşünülür. Ancak küçük ve standart planlı dairelere geçiş, bu ilişki ağlarını zorunlu olarak parçalıyor. Cizre’den Asime, evlenmek üzere olan oğulları için yaşadığı çıkmazı şöyle anlatıyor: “Eskiden çatıya bir kat daha çıkardım. Evimiz 5+1’di, yeterdi. Şimdi küçük daireler yüzünden ayrı evlerde yaşamak zorundayız, kiralık daire de yok.” Geniş aileye göre şekillenmiş yaşam pratikleri, dar mekânlarda sürdürülemez hale gelirken; “ev”in hatıraları ve sürekliliği de kesintiye uğruyor. Ev, akademik literatürde tarif edilen istikrar ve aidiyet üretme işlevini yitiriyor (Jackson 1995).
Öte yandan bu zorunlu küçülme, bazı kadınlar için beklenmedik bir özgürlük alanı da açabiliyor. Cizre’den İdil, ayrı bir evde yaşamanın etkisini şu sözlerle ifade ediyor: “Daha özerk ve özgürüm. Eskiden sabah erkenden aşağı inip kahvaltı hazırlamak zorundaydım; kendime ait bir hayatım yoktu.” Buna karşın Şırnaklı Elif, eski düzeni hatırlatıyor: “Aynı evdeydik; yemekler birlikteydi, sadece uyku ayrıdır.” Diyarbakır’dan Sultan ise kura sistemiyle ailelerin dağıtılmasını “Herkes farklı yerlere savruldu” diye özetliyor. Küçük hane yapısı kimi kadınlar için bağımsızlık sağlarken, kimileri için aile bağlarının kopuşu anlamına geliyor; ev, bu ikili deneyim arasında gidip gelen bir gerilim alanına dönüşüyor.
Ailerin dağılması meselesi ile iç içe geçen ikinci temel mesele ise uzaklık. TOKİ’lerin kent merkezlerinden kopuk konumlandırılması, kadınların gündelik hayatını ağırlaştıran bir yalnızlaşma ve dışlanma deneyimine dönüşüyor. Merkeze ulaşmak için birden fazla araç değiştirmek, yüksek ulaşım masrafları ve düzensiz seferler, özellikle kadınları eve kapatıyor. Yüksekova’dan 61 yaşındaki bir kadın, “Hastaneye gitmek için iki araç değiştiriyoruz; gidiş geliş neredeyse bir gün sürüyor” derken, Cizre TOKİ’de yaşayan İdil, “Merkeze giderken ‘Cizre’ye mi gidiyorsun?’ diye soruyorlar; sanki başka bir şehirde yaşıyoruz” diyor. Bu mesafe yalnızca fiziksel değil; sosyal bir kopuş da yaratıyor. Kadınlar, bahçesiz, yeşilsiz, çarşısız bu alanlarda hayatın akmadığını, zamanın donduğunu söylüyor. Sonuçta ortaya çıkan, merkezin dışında bırakılmış, ulaşılması zor, yaşaması daha da zor bir gündelik hayat. TOKİ’ler barınma sunarken, insanları kentten, komşudan ve hayattan uzaklaştırıyor
Damdan balkona sığmayan hayatlar
Yerlerinden edilip TOKİ’ye yerleştirilen kadınların en çok özlediği şey, yalnızca eski evleri değil; o evlerle birlikte kurdukları gündelik hayatın ritmi. Müstakil evler, avlular, damlar ve dar sokaklar; temizlikten ekmek yapmaya, komşuyla sohbete kadar hayatın kendisini mümkün kılan mekânlardı. Feminist mekân literatürünün de vurguladığı gibi, ev yalnızca barınak değil; üretimin, bakımın ve toplumsallığın iç içe geçtiği bir yaşam alanıdır. TOKİ dairelerinde ise bu ritim kırılıyor. Şırnak’tan 21 yaşındaki Ayşin, “Eskiden sabah kalkar, balkonu yıkar, arkadaşım aşağıdan seslenirdi. Şimdi aşağıdan kim kime seslenecek?” diyerek bu kopuşu anlatıyor. Halı yıkamak, sokakta oturmak, kapının önüne kilim serip çay içmek artık mümkün değil. Hayat, betonla çevrili dairelerin içine sıkışıyor.
Bu kayıp, yalnızca büyük alışkanlıklarla sınırlı değil. En küçük gündelik pratiklerin bile yok olması kadınlarda derin bir eksiklik duygusu yaratıyor. Bahçede tandır yakmak, damda uyumak, salça ya da peynir yaparken komşularla bir araya gelmek, hepsi TOKİ hayatında ya imkânsız ya da çok zor. Şırnak’tan 65 yaşındaki Sabriye, “Eskiden peyniri terasta yıkardım, şimdi lavaboda leğenin içinde yapıyorum; tadı da hevesi de kalmadı” diyor. Yine Şırnak’tan Emine (41), “Odun koyacak yerim yok, tandır yok; ekmek yapmak için akrabanın bahçesine gidiyoruz” sözleriyle bu eksilmeyi anlatıyor. Diyarbakır Sur’dan Nurcan ise eski hayatı şöyle hatırlıyor: “Sabah kalkar, sokağı yıkar, komşularla birlikte salça yapardık. Kapılar açıktı, kimse kimseden korkmazdı.” Bu anlatılar, TOKİ’lerin yalnızca mekânı değil alışkanlıkları, üretimi ve birlikte yaşam kültürünü de dönüştürdüğünü gösteriyor. Kadınlar için kaybolan şey, nostaljik bir geçmişten çok, hayatı anlamlı ve yaşanır kılan gündelik düzenin kendisi
Erken büyüyenler: Çatışmanın bugünkü gençleri
Çatışmalar sırasında çocuk olanların bugün ergenlik ve gençlik döneminde taşıdıkları izler, sahada açık biçimde görülüyor. Eğitimden kopuş, sürekli yer değiştirme ve güvensizlik hissi, bu kuşağın hayatında kalıcı yarıklar açmış durumda. Literatür, savaşın çocuklar üzerindeki etkisinin yalnızca o ana ait olmadığını; ergenlik ve yetişkinlikte yeniden ortaya çıkan kırılmalar yarattığını vurguluyor. Birçok genç, okula devam edemediği, defalarca okul değiştirmek zorunda kaldığı için akademik olarak geri kaldığını söylüyor. Şırnak’tan 18 yaşındaki Öznur, “Aynı şehirde bile dört-beş kez okul değiştirdim. Uyum sağlayamadan tekrar kopuyordum. Notlarım iyiydi ama psikolojik olarak çöktüm” diyerek bu süreklilik kaybını anlatıyor. Yüksekova’dan 19 yaşındaki Jinda ise çatışma döneminin kendisini erken olgunlaştırdığını söylüyor: “Akranlarım bana çocuk gibi geliyor. O dönemden sonra bir anda büyüdüm.” Bu kuşak için çocukluk, yarım kalmış bir zaman dilimi olarak geride kalıyor.
Ancak etki yalnızca eğitimle sınırlı değil. Aidiyet, güven ve gelecek tahayyülü de ciddi biçimde sarsılmış durumda. Birçok genç kız, okul yerine erken evliliği bir “çıkış yolu” olarak görmeye başladığını söylüyor. Şırnak’tan 21 yaşındaki Aysin, “Ev çok küçüktü, ders çalışacak yer yoktu. Arkadaşlarım birer birer evlendi” derken, yine Şırnak’tan Fadile (33), savaş döneminde aceleyle yaptığı evliliğin hayatını nasıl çıkmaza sürüklediğini anlatıyor. Diğer yandan yalnızlık, öfke patlamaları, içe kapanma ve depresyon gençlerin gündelik hayatına sinmiş durumda. Yüksekova’dan Birgül, çatışmalar sonrası kardeşinin intiharını anlatırken, “Sadece o değil, onun yaşında birkaç genç daha kendini astı” diyor. Travma literatürünün de işaret ettiği gibi, sürekli korku ve belirsizlik ortamında büyüyen çocuklar için savaş, bitmiş bir olay değil; ergenlikte yeniden yaşanan bir hâl. Bugün bu gençler, kaybolmuş bir çocukluğun ve ertelenmiş bir hayatın yükünü taşıyor.




