Amcam Hrant Dink 72 yaşında
Yazamadığım bazı şeyler

Bak, benim yazmamı en çok isteyen sendin ama görüyor musun, konu sana geldi mi yazamıyorum.
15 gündür sana mesafelenerek kurgulamak istediğim bir yazıyla oynuyorum. Bozuyorum, yeniden kuruyorum. Olmuyor. Doğum günün için yazmak istediğim yazının başlığına bak hele: “Amcam öldürüldüğünde”. Üstelik o hikâyede ben yokum. Sen öldürüldüğünde bebek olanlar var, on yaşında olanlar var, henüz doğmamış olanlar var. Hepsini büyüttüm. Okula gönderdim, babalarıyla kavga ettirdim, seni buldurdum, sana kızdırdım, seni okuttum. Bir tek kendime yer bulamadım.
Hem bulmak da istemiyorum ki. Mahremimi kamuya açmak olmuyor mu? Gerçi şimdi “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” diyebilirsin. Daha önce de birkaç yazıda sana bir şeyler anlattım. Yazı yayımlandığında ise kaçmak istedim. Satırların arasında ola ki hissedilebilecek en ufak acı, bir zaaf gibi görünür diye korktum. Kim söyledi bize bunu? Ah, bir bulsam o kişiyi.
Hani insan ağlarken öne doğru çöker ya… Küçülür, büzüşür, acı insanı ufaltır. Bize o günlerde, o cenaze kalabalığında, sonra mahkeme koridorlarında ağlarken bile omuzlarımızı dik tutmayı kim öğretti? Gözyaşımızı saklamadan ama başımızı da eğmeden yürümeyi kim tembihledi? Ah, bir bulsam onu…
Geçenlerde sesini dinlerken yine rastladım o kayda. “Anadolu’da hoş bir laf vardır ve biz Anadolu insanıyız,” diyorsun. Sonra acıyı onurla sırtlayıp taşımaktan söz ediyorsun. Yaygara yapmadan, patırtıya vermeden… Neyse. Konumuza dönelim. Doğumuna.
Hafızanın odalarındaki ses
Doğumunu kutlamak istiyorum ama “Amcam doğduğunda” diye yazmak ötekinden daha da zor. Doğduğun evi, sen gittikten sonra yine senin adını taşıyan vakfın bir çalışması için gidip bulduğumda, zaten yıkılmak üzereyken üzerindeki kapı numarasını söküp aldım. Sonra bulamadık, biliyor musun? Nereye koyduğumu bulamadım. Başka hayati şeyler de oldu bulamadığım. Sen biliyorsundur şimdi hepsinin yerini. Kızdın mı bana?
Ben seni anlatamam ama Tuba Çandar ne güzel anlattı seni. Bir şey itiraf edeceğim: Hâlâ “Hrant” kitabını bitiremiyorum. Bir yere kadar geliyorum, sonra içim sıkışıyor, nefes alamadığımı hissediyorum. Kapatıyorum. Erteliyorum. Tuba Çandar öyle müthiş bir hediye bıraktı ki bize. Seni çok güzel anlattı.
Sana bir şey daha itiraf edeceğim. Bazen seni anlatmaktan usanıyorum. Daha doğrusu seni ve adını sürekli bir şeyleri temsil etmek üzerinden anlatmaktan. Özellikle Yerevan’da yaşadığım bu yedi yılda karşıma çıkan insanlara seni anlatmaktan… Türkiye’ye Ermenileri anlat, Ermenistan’a Türkiye’yi anlat. Birine 1915’i anlat, ötekine bugünü. Bazen içimden düpedüz “Aman bana ne ya, yeter” diyorum. Yalan yok. Seni anıtlardan, sergilerden, yazılardan çıkarıp sadece pazar sabahları eve gelen, gürültülü kahkahası olan amcam yapasım geliyor bazı sabahlar. Sonra oğluma bakıyorum.
Bak bir şey diyeceğim, aramızda. Biz anlatamadık seni. Bu hayatta en zor şey seni anlatmakmış. Adına 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı’nı kurarken kaç yıl çalışıldı, kaç toplantıya girildi, dünyadaki hafıza mekânlarına kaç gezi düzenlendi biliyor musun?
Eninde sonunda yine senin sesine döndük. İnsanlar oraya geliyor; hayatını, derdini, mücadeleni senin sesinden dinliyor. Benim için senin en büyük gücün, en büyüleyici yanın, benim hem derdim hem kurtarıcım: Sesin. Sesindeki samimiyetin kudreti.
Sesi eksik mutluluk
Roland Barthes, annesinin ölümünden sonra o çok iyi bildiği sesi zihninde artık yeniden üretemeyişinden, bir tür “yerel sağırlık”tan bahseder. Bende ise tam tersi bir musallat hâli. Ben senin sesini hafızamın odalarında hâlâ dipdiri duyabiliyorum. Aslında sadece ben değil. Her 19 Ocak’ta Halaskargazi Caddesi’nde binlerce insan toplanıp “Su çatlağını buldu”yu yine senden dinliyor.
O ses gitmiyor. İnsan ölen biriyle konuşmayı bırakmıyor. Karşındaki yok ama o sessiz odaya çekilip içindeki diyaloğu sürdürüyorsun. Bizim ailede bu durum biraz daha yüksek sesle yaşanıyordur belki.
Açıkçası senin sesini en çok kutlanacak bir şey olduğunda özlüyorum. Hayatımda senin kadar coşkulu birini hiç tanımadım. Ya da sen gittikten sonra coşkuyla mutlu olmanın ne olduğunu unuttum. Her hâlükârda sesini özlediğim kesin.
Hiç öyle mutsuz olduğumda, düştüğümde “Ah, keşke olsa,” demiyorum. Acıyı paylaşacak dostlarım var, şükür. Mutlu olduğumuz anlarda senin yokluğun büyüyor, büyüyor ve odayı dolduruyor. O da nereden geliyor biliyor musun? Adaletsizlikten.
Alışmak ile kabullenmek arasında
Bakma böyle rahat söylediğime, insan meğer sevdiği birinin yokluğuna alışıp onunla bir tür suç ortaklığı kurabiliyormuş. Fotoğrafına bakıp sonra mutfağa geçip çay demliyor. Sesini duyup ağlıyor, ertesi sabah çocuğunu okula bırakıyor. Doğum gününü kutluyor, dört ay sonra öldürüldüğün günü anıyor, sonra yine hayatına devam ediyor. Sofra kuruluyor, çocuklar büyüyor, insanlar yaşlanıyor.
Yokluğuna alıştık. Ama bir şeye alışamadık: Seni bizden alan suikastin cezasız bırakılmasına, o pişkin adaletsizliğe.
İnsan birinin artık o kapıdan girmeyeceğini kabullenebiliyor. Ama o insanın neden bir daha o kapıdan giremediğinin hesabının verilmemesini kabullenemiyor. Üstelik faillerin isimleri tek tek, açıkça ortadayken.
Zamanın kendiliğinden geçmesi, acının yatışması başka şey; bir hakikatin iradi olarak üzerinin örtülmesi, zamanın arkasına saklanması başka.
Temsil etmenin yorgunluğu
Ama sana başka bir şey daha itiraf edeceğim. Bazen seni anlatmaktan usanıyorum. Daha doğrusu seni ve adını sürekli bir şeyleri temsil etmek üzerinden anlatmaktan. Özellikle Yerevan’da yaşadığım bu yedi yılda karşıma çıkan insanlara seni anlatmaktan… Türkiye’ye Ermenileri anlat, Ermenistan’a Türkiye’yi anlat. Birine 1915’i anlat, ötekine bugünü.
Bazen içimden düpedüz “Aman bana ne ya, yeter” diyorum. Yalan yok. Seni anıtlardan, sergilerden, yazılardan çıkarıp sadece pazar sabahları eve gelen, gürültülü kahkahası olan amcam yapasım geliyor bazı sabahlar. Sonra oğluma bakıyorum.
Bir damar yolu açmak
Yedi yaşında. Sen öldürüldüğünde daha doğmamıştı. Seni hiç görmedi. Ama seni biliyor. Düşünüyorum: Ben ona seni nasıl anlatacağım? Ekranlarda, arama sonuçlarında birkaç saniyede önüne yüzlerce görüntün düşecek zaten. Bilgiye ulaşmak kolay ama neyin hakikat olduğunu ayırt etmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Her şeyin eğilip bükülebildiği bir dünyada oğlumun seni sadece kayıtlar üzerinden değil, benden duyması hâlâ hayati.
Büyük laflardan korkuyorum artık. “Kuşaklara aktarmak”, “mirası devralmak”… İnsanın omuzları ağrıyor bunları söyleyerek kendini bir temsilciye dönüştürürken. Kendime gereğinden fazla anlam yüklemek de istemiyorum. Az önce sözünü ettiğim o konuşmada başka bir şey daha söylüyorsun: “Ermeniler Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru…”
Ben 41 oldum. Sen 72 olacaktın. 72 yaşındaki sesini hâlâ çok merak ediyorum. İyi ki doğdun. Daha çok kutlanacaksın.
O doktorluk kısmından artık o kadar emin değilim. İnsan kimi iyileştirebilir ki bu saatten sonra? Ama damar yolu açabilir. Bir insanda küçücük bir damar yolu. Bir gedik. İçeri biraz merak girsin, biraz şüphe. Kendisine anlatılanın dışında başka bir hikâye olabileceği ihtimali girsin. Karşısındakini hemen cevaplamadan ya da mahkûm etmeden önce dinleme isteği girsin. Gerisini o insanın kendi kanı dolaştırsın.
Belki senin “doktorluk” dediğin de buydu zaten. Oğluma yapabileceğim de bu. Bir damar yolu açmak. Sonrasını ona bırakmak.
Elden ele devredilen ses
Senin doğum gününü kutlamak sadece geçmişe bakıp ağıt yakmak değil. Her yıl doğduğun gün, senin adına ödül veriliyor. Ayrımcılıktan uzak, daha özgür ve adil bir dünya için risk alan, ezber bozan, başkalarının sustuğu yerde konuşan insanlara… Senin doğum gününü böyle kutluyoruz. Senin başlattığın cesareti, dünyanın başka bir ucunda hiç tanımadığın bir insanın sesinde yeniden duyarak.
Ölülerin işi gerçekten bitmiyormuş. Ya da iş el değiştiriyordur belki. Biz senin mirasını bir bayrak gibi taşımıyoruz. Sadece elden ele veriyoruz. Bir süre bizde kalıyor, sonra başkasında. Bir gün bizim aradaki el olmamıza bile gerek kalmayacak. Bu kötü bir şey değil. Senin derdin senin adından bağımsız yaşayabiliyorsa, asıl o zaman yaşamaya başlamış demektir.
Sadece bir süreliğine aradaki eliz işte. Şimdi mesafe iki elimin arası kadar; bir elim sende, bir elim oğlumda. Yarın o el uzanmaya devam edecek.
Ben 41 oldum. Sen 72 olacaktın. 72 yaşındaki sesini hâlâ çok merak ediyorum. İyi ki doğdun. Daha çok kutlanacaksın.
Ha bu arada, “Amcam öldürüldüğünde” öyküsünü çöpe atmadım. Onu da göndereceğim sana. Ama zamanı var belli ki. Daha “amcam öldüğünde” yerine “amcam öldürüldüğünde” demeyi yeni öğrendim. Daha zamanı var. Biz daha buradayız ya.



