Türkiye'de göç, mültecilik, emek sömürüsü ve yerinden edilme konuları denilince akla gelen ilk isimlerden biri gazeteci Ercüment Akdeniz. Kendisini, çalışmalarını bilip takip etmeme rağmen yüz yüze tanışma fırsatı bulamamıştık hiç.
Akdeniz geçen sene Halkların Demokratik Kongresi (HDK) soruşturması nedeniyle gözaltına alındı, 22 Şubat'ta tutuklandı. O zaman, "Madem yüz yüze tanışamadık, o zaman mektuplaşalım" diye düşünüp röportaj sorusu iletmiştim Silivri Hapishanesi'ndeki Akdeniz'e.
Ama hayat bu, bilirsiniz. Bazen bazı şeyler illa ki kendi zamanını bekliyor. Ercüment Akdeniz'e ilettiğimiz soruların yanıtları bana hiç ulaşmadı. Sonradan Akdeniz'den de öğrendim ki, sorular da ona hiç ulaşmamış! Dedim ya bazı şeyler kendi zamanını bekliyor diye. Ercüment Akdeniz'in Silivri'de yazdığı “Kardeşim Boro: Kanatlarını Göçte Bırakanlar" kitabının çıkmasıymış bizim de buluşma zamanımız.
Bu bir özlem kitabı
Akdeniz, Tekin Yayınevi'nden çıkan altıncı kitabında diğer kitaplarından alışkın olduğumuz üzere Türkiye’ye gelen göçmenleri değil, Anadolu’nun son 60 yılına yayılan iç göç tarihini anlatıyor bu kez. Kitapta, Türkiye’nin yakın tarihini, iç göç hareketlerini ve sınıfsal eşitsizlikleri okuyoruz. Ama bu kez "esas" mesele farklı. Bu, bir kardeşe vefa ve özlem kitabı. Bir yönüyle de babasını tanımadan büyümüş bir yeğene "hediye".
Yazar, kardeşi Boro’nun yaşam öyküsünü merkeze alarak okuru Varto, Malatya, İskenderun ve İstanbul hattında bir yolculuğa çıkarıyor. Depremler, kırımlar, darbeler, yoksulluk ve siyasal çalkantılarla örülü bu rota; aynı zamanda Türkiye emekçilerinin, yoksullarının ve yerinden edilenlerinin de ortak hikâyesi haline geliyor.
“Kardeşim Boro”yu okuyup Akdeniz’le görüşmek üzere İlke TV’ye giderken aklımda çiçeği burnunda “Alamancı” kardeşim vardı. Sohbetimiz boyunca sık sık Boro’yu andık. Ailelerimizin göç hikâyelerini konuştuk. Ercüment Akdeniz'in yanından ayrılırken ise aklımda bu kez, “Aramızda çok büyük bir aşk, derin bir bağ var” diyerek anlattığı kardeşlik ilişkisi ve sevginin sınır tanımayan hali kaldı. Abla-abi olmak, birini kendinden çok sevmek ve sonsuzluğa kadar özlemek...
Okuduğunuz bu satırları ise kardeşine büyük bir sevgiyle bağlı başka bir insanın, amcamın cenazesinden dönerken, babamın yanında yazıyorum. Aklımda bir kez daha özlemin sonsuzluğu ve karşısında bir şey yapamayacak olmanın çaresizliği var.
Başta söylemiştim, bazı şeyler illa ki kendi zamanını bekliyor. Umarım bu Ercüment Akdeniz'le sohbetimize siz kendi zamanında, doğru bir anda denk geliyorsunuzdur. Buyurun Ercüment Akdeniz'le sohbetimize, Silivri'den ebabilleri anarak yazdığı kitabına, hiç özlenmeyen Silivri anılarına ve kardeşi Boro'ya...

Nasıl çıktı bu kitap ortaya?
Bu kitabın yazım öyküsü 29 yıla dayanıyor. Hep kafamda olan bir kitaptı. Genellikle Türkiye’ye dışarıdan gelen göçmen ve mültecilerin haberlerini yapıyorum. Kitaplarım da zaten hep onları anlatıyordu. Bu ise biraz anı kitabı, vefa kitabı, bir kardeşe özlem kitabı. Zaten kafamda hep dolaşıyordu ama onu hiçbir zaman böyle bir göç kitabı olarak tasarlamamıştım. Kafamda öyle bir şey yoktu.
Göç konusundaki haberleriniz ve araştırmalarınızın da etkisi vardır bu ilgide diye düşünüyorum.
Tabii. 2012’den beri göç haberleri yapıyorum, bunlar bende de bir şey biriktirdi. Hikâyenin içine girdikçe şunu fark ettim: Bu kitabın sosyolojik arka planında Anadolu’nun iç göçleri, sosyoekonomik arka planında da bu deneyim var. Yıllardır göçmenlerin, mültecilerin haberlerini yapıyorum. Her haber aslında toplumda bir farkındalık ve empati oluşturma çabasının parçasıydı, yerleşik toplum ile göçmenler arasında bir köprü kurmaya çalışıyordum. Bunu bir kitap üzerinden de yapabilir miyim diye düşündüm. Anadolu’nun iç göçü üzerinden aynı duyguyu, aynı mesajı kurmak mümkün müydü? Zamanla bu benim için bir amaca dönüştü. Çünkü aslında hangimiz göçmen değiliz ki?
Bir aile hikâyesi olmanın yanı sıra siyasi arka planı da var. Üç aşamalı diyebileceğimiz bir göç hikayeniz var. Anlatır mısınız biraz?
Kitabın siyasi arka planı da var tabii. Benim kıstas aldığım yer 1966 Varto depremleri. Oradan başladım. Biz Vartoluyuz. Dört kuşak öncesine gittiğimiz zaman, göçün en büyük nedenlerinden biri depremlerdi. Varto iki büyük deprem yaşadı. Ama biraz daha geriye gidince şunu görüyoruz: Bizim köyümüz zaten Ermenilerle birlikte yaşanan bir köy. Ermenilere uygulanan zulüm, tehcir, sürgün… Bizim köyümüz de bütün bunları yaşamış. Yaşlılarımız bunlara tanıklık etmiş. Kendileri de ayrıca göçmenler. Uzun yollardan, boylardan gelmişler, Varto’ya tutunmuşlar. Depremlerden sonra ise bir kez daha göç etmek zorunda kalmışlar.
Bu göç silsilesinin içinde ekonomik nedenlerle yapılan göçler var. Sonra siyasi baskılar nedeniyle gerçekleşen göçler var. Çünkü burası çok politik bir yer. 1980’ler öncesinde solun çok güçlü olduğu bir yer. Buna bağlı siyasi göçler yaşanıyor. 1990’lı yıllara baktığımızda çatışma süreçlerini görüyoruz. Orada da bir göç var.
Sizin ailenizin nasıl bir göç hikâyesi var?
Çekirdek ailemin göçü daha çok ekonomik nedenlerle gerçekleşmiş bir göç. Babam hademe olarak Malatya’da bir okulda çalışıyor. Ben daha bir yaşındayken oraya göçüyoruz. Orada nüfus kütüğüne falan yazıyorlar beni. Sonrasında üç tane göç rotası çizdim. Bir tanesi güney göçü. Çünkü İskenderun bir sahil kenti olduğu için orada hem liman var, hem demir-çelik fabrikaları var, hem de belediye hizmetleri var. İş bulmak için Kürt Aleviler güneye iniyorlar. Bizim ailemiz de güneye iniyor. Birinci rotamız bu. Zaten benim çocukluk yıllarım da orada geçiyor.
Fakat babam orada da aradığı işi bulamıyor ve inşaat işçiliğine başlıyor. Ama geçim zor. İskenderun o dönemde Alevi Arapların, Türklerin, sonradan gelen Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı kozmopolit bir yer. Ermeni, Hıristiyan, Yahudi çok sayıda insanın da bulunduğu bir yerdi; gerçi bugün pek kalmadılar. Biz böyle kozmopolit bir yerde büyüdük. Yani göçü yaşadık, o geçişkenlikleri yaşadık.
İkinci göç rotası ise İskenderun-Suudi Arabistan hattı. Babamın, kitapta da anlattığım, dokuz yıllık göçmen işçilik hikâyesi… Geride kalan aile de aslında bir göçmen ailesidir. Yani bir göçmen işçinin yolunu bekleyen aile de göçmendir. Onun bütün yükünü, dramını, eziyetini, özlemini biz yaşadığımız için, aslında bu durum göç toplumunu en iyi gösteren fotoğraflardan biri.
Üçüncü istikamet İstanbul sanırım.
Üçüncü göç rotası da İskenderun-İstanbul hattı. Orada ben üniversite kazanıyorum. Kardeşimin siyasi bir ceza alması ve ülkeyi terk etmek zorunda kalması var. O geçişkenlikte İstanbul, Bükreş ve Bremen hattı ortaya çıkıyor. Oradaki zorlu, meşakkatli göç yollarını anlatmaya çalıştım. Böylelikle şunu gördüm; bu sorunun finalini de böyle tamamlayayım: Demek ki bu toplumda ve bu topraklarda yaşayan her insan en az bir 60 yıllık göç yolculuğunun parçası olabilir. Hepimizin dört kuşaklık hikâyesinde bu var. Balkan göçü, Çerkes Soykırımı’ndan gelenler, Ermenilerin yaşadığı sürgünler, Kürtlerin ve Alevilerin sürgünleri, Avşar Türkmenlerinin göçleri… Hepsi birbirinin içine geçiyor. Tarihe böyle bir yolculuk yapmak herkese iyi gelir. Hakikatle yüzleşmeyi sağlar. İyileştirici bir tarafı vardır.
"Eşitlik ilişkisi esas olmalı"
Kısa Dalga'dan Hilal Yağız'a verdiğiniz röportajda göçün fazla romantikleştirildiğinden söz ediyordunuz. Orada tam olarak neyi kastetmiştiniz? Göçü romantikleştirmeden konuşabilmek için nereden bakmak gerekiyor?
Herkes insan ve hepimiz özneyiz. Kimsenin kimseye üstünlüğü olmaması gerekir. Bir vatandaşlık belgesinin başka insanlar üzerinde üstünlük sağlamaması lazım. Ama maalesef yerleşik hayatta böyle bir ayrım var ve bu yüzden iki tür eğilim gelişiyor. Göç etmek zorunda kalan insanları ister yerli göçmenler olsun ister dışarıdan gelenler toplumun eşit ve temel bir parçası olarak görmezseniz, ilk olarak nefret üretiliyor. “Geldiler, işlerimizi aldılar”, “demografiyi bozuyorlar”, “kültürü bozuyorlar”, “istila ediyorlar” gibi söylemler ortaya çıkıyor. Bu insanlar bir nefret nesnesine dönüştürülüyor ve bunu körükleyen siyasi akımlar da var.
İkinci eğilim ise daha romantik görünen ama yine eşitlik kurmayan bir yaklaşım. Bu kez insanlar acınacak bir nesneye dönüşüyor. Yani birlikte yaşayan, hayatı beraber değiştirebilecek eşit bir özne olarak görülmüyorlar; daha çok yukarıdan bakılan, yardım edilmesi gereken kişiler olarak ele alınıyorlar. Bu da doğru bir yaklaşım değil çünkü eşitlik ilişkisi kurmuyor.
Siz bu kitabı yazarken bu tartışmalarla nasıl bir ilişki kurdunuz?
Ben bu kitabı yazarken de böyle düşünüyordum ama yazdıktan sonra bu fikir kafamda daha da netleşti. Çünkü Anadolu’daki iç göçte çok belirgin kültürel farklar olduğunu gördüm. Kimlik, dil, din, mezhep gibi pek çok unsur devreye giriyor. Göç eden insanlar kentin en kötü mahallelerinde yaşamaya başlıyor, gettolaşıyorlar. Maraşlılar Mahallesi, Çorumlular Mahallesi, Vartolular Mahallesi, Karadenizliler Mahallesi gibi yapılar oluşuyor. Kent onları hemen kabul etmiyor; aksine önce dışlıyor. Onlar ise tek taraflı biçimde o kentin parçası olmaya çalışıyor. Bu yüzden ciddi bir kültürel bunalım, travma ve geçiş dönemi yaşıyorlar.
Bunun yanında çok güçlü bir sınıfsal boyut da var. Göç eden topluluklar, Anadolu’nun iç göçünde de olduğu gibi, en güvencesiz, en düşük ücretli ve en kolay sömürülebilir işlerde çalışıyor. Eğer bizim annelerimiz, babalarımız, dedelerimiz bunları yaşadıysa ve bugün genç kuşak hâlâ beyaz yakalı ya da mavi yakalı olarak benzer bir devinim içindeyse, o zaman göçmenlere ve mültecilere yönelen ayrımcılıkla bizim yaşadığımız ayrımcılık arasında büyük bir benzerlik var demektir.
Dolayısıyla “Evet, biz bu ayrımcılığa uğradık ve hâlâ uğruyoruz” diyebildiğimiz noktada, ayrımcılığa uğrayanların birleşebileceği bir dünya ihtimali de ortaya çıkıyor. Ben meseleye biraz da sınıfsal bir perspektiften bakıyorum. Çünkü yerli ya da göçmen emekçiler, sermaye açısından sürekli birbirine rakip hâline getiriliyor: en ucuza kim çalışacaksa ondan yararlanılıyor. Bu ayrımcılığı yaratanlar da zaten bu sömürü düzeninden sermaye birikimi elde edenler ya da bundan fayda umanlar. Eğer biz de emekçiler, yoksullar, dışlanan halklar ve azınlıklar olarak aynı ayrımcılığı birbirimize uygularsak, hepimizin yönetilmesi ve sömürülmesi daha kolay hâle geliyor. Böylece bu durum bir zincire dönüşüyor.
"Cezaevi olmasaydı yine ertelenirdi"
Tekrar kitaba döneyim. 243 gün kaldığınız Silivri Hapishanesi'nde yazdınız kitabı. Hiç bilemeyeceğimiz bir ihtimal tabii ama hapishanede olmasaydınız yine de yazar mıydınız bu kitabı? Dışarıdayken ertelediğiniz oldu mu kitabı?
Oldu, çok oldu. Böyle bir hikâyeyi yazmaya cesaret etmek kolay değil. “Hakkını verebilir miyim?” sorusu sürekli duruyor. Zamanla daha iyi olmak, daha iyi anlatmak, daha iyi yazmak istiyorsunuz. Bu hiç bitmiyor. İkincisi de gazetecilik temposu. Sürekli üretim içindeyken, yazıya uzun bir alan açmak zor. Cezaevi olmasaydı muhtemelen çok daha uzun süre ertelenirdi.
Koğuşta kaldınız. Kalabalık bir ortam var. Size sağlanan koşullar malum. Nasıl anlatırsınız o günleri ve oradan bir kitap çıkmasını?
Ben Silivri'deyken gazeteci arkadaşlarım Furkan Karabay ve Yıldız Tar da oradaydı. Milletvekilleri geliyor, avukatlar geliyor, gazeteciler geliyor görüşmeye. Hatta Furkan'la şöyle bir anımız var. Furkan adlilerin koğuşunda kalıyor, biz siyasilerin koğuşundayız. Avukat kabinine geldiğimizde onu bir gardiyan getiriyor, beni de bir gardiyan getiriyor. Görüşmek, konuşmak, sarılmak yasak; sadece göz işaretleriyle selamlaşıyoruz. O bile çok güçlü bir şey tabii. Bunu neden anlattım, çünkü Furkan da Silivri'den yazdığı öyküleri kitaplaştırdı. Bizim kitaplarımız kardeş kitaplar. Silivri'den yazdıklarımız aynı yerden, Tekin Yayınevi'nden çıktı. Furkan'ın kitabı "Bizim Burada Ne İşimiz Var"ı çıkar çıkmaz okumaya başladım. Ve şunu fark ettim: adlilerin koğuşunda başka bir dünya var, siyasilerin koğuşunda başka bir dünya var. Birbirini tamamlayan iki kitap gibi oldu benim gözümde.
Siz siyasiler koğuşundaydınız. Kalabalıkta yazmak nasıldı?
Kitabın yazım süreci de şöyle oldu: bize harita metot defterleri veriyorlardı, kareli defterler. Bir de tükenmez kalem vardı. Kantinden A4 kâğıt da alabiliyorduk. Önce “Kuşlar Serisi”ni yazıyordum, İlke TV ve Polente’ye haftalık metinler. Onları yazarken kafamda kitap fikri vardı ama kalabalık ortam çok zordu; 40’ı aşkın insan, yerde yatanlar, sürekli gürültü…
Kitap ise başka bir şey; daha fazla konsantrasyon gerektiriyor. Oradaki arkadaşlar da sağ olsun çok yardımcı oldular. “Bu arkadaş yazacak, gazeteci çalışmaya devam edecek” diye bir dayanışma oluştu. Odalar vardı mesela, normalde 4 ranza ama 5–6 kişi kalınıyor. Bir masa, bir sandalye var; nasıl kullanılacaksa öyle bir düzen. Büyük bir fedakârlık yaptılar, bunu hiç unutamam. Gürültüden korunmak için kulaklıklı bir radyo bile verdiler.
Koğuş arkadaşlarınız biliyor muydu ne yazdığınızı ya da okutuyor muydunuz?
Hiç edebiyatla ilgisi olmayan, okuma yazmayla çok bağı olmayan birine de yazdıklarımı okutuyordum. Anlaşılıyor mu diye bakıyordum. Aynı şekilde iyi edebiyat okuyan birkaç kişiye de okutuyordum. Bu benim için önemli bir test oldu. Redaksiyonu içeride yaptım zaten; zaman boldu, birkaç kez yeniden yazdım. Taslaklar hâlâ durur. Sonra avukatlara verdim, dışarıda edebiyatçılar da baktı. Çıktığımda bilgisayarda son halini vermek kolay oldu. Editörüm Sakine Yalçın da çok katkı sundu, birlikte tamamladık.
Aslında Kuşlar Serisi’ni yazarken bile kitabın matematiğini düşünüyordum: zaman nasıl akacak, tarih nasıl işleyecek, geri dönüşler nasıl olacak… Orada bir cezaevi deneyimi var ama aynı zamanda bir zaman-mekân geçişkenliği de var. Bir yandan geçmişe, bir yandan bugüne giden bir yapı kurmaya çalıştım. O süreçte çok okuma yaptım. Özellikle İran edebiyatı bana çok şey öğretti; roman ve anı kurgusu açısından önemli bir etkisi oldu. Sonunda da o geçişken yapı ortaya çıktı ve beni de en çok o rahatlattı. Sonrası zaten geldi.
"Bu kitap diğerlerinden farklı"
Göçü edebiyatla anlatmak, insanlara kitabı okurken daha farklı bir bakış açısı sunabilir mi? Normalde göçmenleri nefret objesine dönüştürme hali var. Ama bunun karşısında, insani yönü öne çıkaran bir anlatım, o romantikleştirme sınırına da düşmeden, empatiyi artırabilir diye düşünüyorum. Sizin fikrinizi merak ettim.
Şöyle söyleyeyim: Ben çok yabancısı olduğum bir alan değil. Benim haber tarzım zaten daha çok portreler üzerine kurulu. Yaptığım haberler de genelde öykü tadı taşıyan, duygusal geçişkenliği olan işler oluyor. Ama bunu yaparken habercilik nosyonundan da uzaklaşmamaya çalışıyorum.
Yani anlatımda hep bir öykü tadı oluyor. Bu yüzden çok zorlandığımı söyleyemem. Tabii kuramsal olarak bu meselenin tartışılması önemli. Zaten bu konuda çok sayıda makale yazdım, birkaç kitabım da kuramsal düzeyde. Çünkü toplumun entelektüel çevreleriyle, sendikal çevrelerle, politik alanla bu konuyu kuramsal bir düzlemde tartışmak ve bir perspektif koymak gerekiyor. Bu da çok önemli. Yani bu iki alan birbirinin yerine geçmez. Ama dediğiniz gibi edebiyatın daha geçişli, duygusal ve kalbe hitap eden bir tarafı var. Empatiyi daha doğrudan kurabiliyor. Ben de bu kitaptaki geri dönüşlerde bunu gördüm, hep şunu söylüyorlar: “Önceki kitaplarından farklı.” Önceki kitaplarımı da okumuşlar ama bu tarzı daha çok sevdiklerini, daha çok etkilendiklerini söylüyorlar.
Bu kitap sizin için bir kardeşlik hikâyesi mi, bir sınıf hikâyesi mi? Yoksa Türkiye’nin yakın tarihine ve göç yolculuğuna dair genel bir anlatı mı?
Benimle kardeşim arasındaki ilişki bir aşk ilişkisidir; çok güçlü ve çok derindir. Öncelikle onu anlatmak istedim. Çünkü çok müstesna bir karakter. Tabii bu aynı zamanda ailemle de ilgili bir hikâye. Özellikle babasını hiç tanımamış bir çocuğa yazmak, en başından itibaren büyük bir sorumluluktu.
"Yayımlanmasın diye düşündüm"
Ekstra bir sorumluluk hissettiniz mi?
Evet, hissettim. Amca olmak biraz “baba yarısı” olmak demek. Ona verebileceğim en iyi şey, babasının hikâyesiydi. Hatta bir ara şunu düşündüm. Bunu ilk kez size söylüyorum. İlk başta dedim ki, yazayım ve sadece kızına vereyim, basılmasın. Ona ait olsun; isterse şimdi, isterse yıllar sonra yayımlar. Ama sonra yayımlanması gerektiğine karar verildi ve öyle oldu.
Birinci boyutu buydu. Ama ikinci boyutu şu: Biz gazeteciyiz, yaptığımız işlerde topluma da bir şey vermek zorundayız. Burada büyük bir cevher vardı; sınıfsal, sosyolojik, psikolojik ve kültürel karşılaşmalar açısından. Bunu sadece bir kişinin hikâyesi olarak değil, bir göç hikâyesi olarak, yüz binlerin hikâyesiyle kesişen bir yerden anlatmak daha doğru oldu. Boro kahramanlaştırılmak istemezdi. O, büyük bir hikâyenin içinde tek bir damla olmayı tercih ederdi; ama taşıyan bir damla.




