Ne zaman geçmişime dönüp baksam, kişiliğimin şekillenişinde Kamışlı’nın ne kadar büyük bir rol oynadığını bir kez daha görüyorum. İyi ya da kötü tüm özelliklerimin tohumları, o kasabada geçen çocukluğumda atılmış, o topraklarda filizlenmeye başlamış. Başlamış başlamasına da, hikâyenin bir de Beyrut kısmı var. Beni ben yapan her şeyi ısrarla çocukluk yıllarıma bağlamama ve o yılları daha fazla özlememe rağmen, şimdi şimdi fark ediyorum ki hamur Kamışlı’da mayalanmış ama Beyrut’ta şekle şemale girmiş. Yani benliğimde, çocukluğum kadar ilkgençlik ve ergenlik dönemlerim de yer etmiş.
Beyrut’ta kaldığım sekiz yıl boyunca –adı daha sonra Çatalbaşyan olarak değişecek olan– Yepremyan Okulu’na gittim.
“Önümüzdeki haftanın ödevi: Hepiniz, İspanya’da izlediğiniz bir boğa güreşine dair bir kompozisyon yazıp getireceksiniz. İspanya’ya gitmiş olmadığınıza göre, öykülerinizi hayal gücünüzle yazmanız gerekecek elbette. Yedi gününüz var, elinizden geleni yapmanızı bekliyorum sizden.” Bunları söyleyen, Arap Edebiyatı öğretmenimiz ‘Istaz’ Selim’di (Selim Hoca). Derste Mısırlı bir yazarın (ya Tevfik el-Hakim’in ya da Taha Hüseyin’in), boğa güreşiyle ilgili, çok etkileyici bir öyküsünü okumuştuk. Kompozisyonumda, aynı o öyküde olduğu gibi boğanın tarafında durmuş, onunla ‘duygudaşlığımı’ ifade etmeye çalışmıştım. Selim Hoca’nın, edebiyatta anti-kahramanın da en az kahraman kadar, önyargısız, insani bir şefkati hak ettiğine dair açıklamalarından da etkilenmiştim. Ama size bu hikâyeyi, ödevden yüksek bir not aldığım için değil, Selim Hoca gibi öğretmenlerin ne kadar iyi insanlar olduğunu açıklayabilmek ve sınıfın maskarası olan arkadaşım Setrag’dan söz edebilmek için anlatıyorum.
Setrag aşağı yukarı şöyle bir kompozisyon yazmıştı: “Ailecek çıktığımız İspanya seyahatinde, geçen Cumartesi günü babam beni boğa güreşi izlemeye götürdü. Arenaya vardığımızda o kadar çok heyecanlandım ki... Tribünler tıklım tıklımdı, hoparlörden bangır bangır ‘torero’ şarkıları yükseliyordu. Ama maalesef birdenbire yağmur başladı, dolayısıyla boğa güreşi iptal edildi. Hayal kırıklığı içinde ve sırılsıklam olmuş hâlde otele döndük.” Setrag’ın tembelliği ve açıkgözlülüğü, Selim Hoca’yı küplere bindirmişti.
Bir sabah, Geometri öğretmenimiz Baron Harut sınıfa daldı, kapıyı hışımla çarparak kapadı. O gün ilk ders onundu; normalde bir dakika bile gecikmezdi ama bu kez epey bir beklemiştik. Bir de sınıfa o şekilde girince, bir hata yaptığımızı düşünüp korktuk. Tembelliğe, aptallığa, anlamsız yorumlara, yalana ve ukalalığa hiç tahammülü yoktu Baron Harut’un. Herhangi bir öğrencide böyle bir tavır gördüğünde onu sözleriyle öyle bir döverdi ki, o öğrenci bir daha benzer bir şey yapmaya cesaret edemezdi. Ama o sabah boş yere endişelenmişiz. Baron Harut çantasını öğretmen masasına koyduktan sonra “Harust eşin megı” [“Zengin eşeğin biri”, yani aptal bir zengin] diye söze girip, neden geç kaldığını anlattı. İşe gelirken bindiği belediye otobüsü, varlıklı birinin villasında yapılan yenileme çalışması nedeniyle uzun süre ilerleyememiş. Yolun yarısını inşaat malzemeleri kapladığı için trafik neredeyse tamamen tıkanmış. O mal sahibi i muhtemelen Belediye’den inşaat izni bile almamış, sırf zengin olduğu için yolun yarısını kafasına göre işgal etmeyi kendine hak görmüştü. Baron Harut çok öfkeliydi; “Biz çalışanları kimsenin umursadığı yoktur zaten. Zenginler böyledir işte, işçi sınıfını zerre kadar düşünmezler” diyordu. Aslında yabancısı olduğumuz bir durum değildi bu; Baron Harut derslerinde sık sık böyle kısa hikâyeler anlatarak adaletsizlikleri, zorbalığı, bencilliği, eşitsizlikleri eleştirirdi.
“Hayde, barelu ısgısek!” [Hadi, başlayın dans etmeye] diye bağırıp duruyor Baron Parseğ, Ermenice öğretmenimiz. Üçüncü ya da dördüncü sınıftayız. Beş öğrenci ele ele tutuşmuş, küçük bir halka oluşturmuşuz. Baron Parseğ halkanın ortasına bir çöp kovası koymuş. Suratında kocaman, pis bir sırıtış var. Şişe dibi gözlüğü ikide bir aşağı kayıyor, o da her seferinde elindeki cetvelin ucuyla gözlüğü yukarı itiyor. Utandığımız için dansa başlayamıyoruz ama bir yandan da, bütün sınıfın önünde dans etme fikri bize saçmalık derecesinde komik geldiğinden, gizli gizli kıkırdıyoruz. Zihnimde “Neden?” sorusu dönüp duruyor ama Baron Parseğ sert bir öğretmen olduğu için korkuyorum. O zamanlar Ermeni okullarında bir öğretmenin elinde cetvel varsa, bunun anlamı belliydi: “Şansını zorlarsan hak ettiğini bulursun.” Baron Parseğ bize “tembellerin dansı” dediği şeyi yaptırmaya çalışıyor. Ona göre, ödevden ya da sınavdan düşük not alan herkes ‘tembel’, tembelliğin cezası da bu şekilde dans etmek. Berbat bir öğretmendi, işini yapış biçiminden nefret ederdim ama yine de bize, farkında olmadan, aşağılanmanın ne kadar gayri insani bir şey olduğunu öğrettiği için ona minnettarım.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



