Yıkımın kıyısında, hafızanın izinde: “Dünden Bugüne Antakya”
6 Şubat 2023’te Maraş merkezli meydana gelen ve 11 kenti etkileyen depremler nedeniyle binlerce kişi yaşamını yitirdi. Evler, işyerleri, hastaneler, okullar, ibadethaneler yerle bir oldu. Depremin ağır hasar yarattığı kentlerden biri de Hatay oldu. Hıristiyan ve Musevilerin de yaşadığı şehirde kiliseler, sinagoglar yıkıldı, bu toplumların üyeleri yaşamını yitirdi.
Hatay’daki Hıristiyan ve Musevi topluluklar, tuzla buz olan kilise ve sinagoglarında kendi imkânları ile yarattıkları sunak veya prefabrik kiliselerde ibadet etmeye çalışıyor. “Dünyanın ilk mağara kilisesi”nin bulunduğu, İsa Mesih’in 12 havarisinden biri olan Aziz Petrus’un, M.S. 29-40 tarihleri arasında gelerek Hıristiyanlığı yaymaya çalıştığı ve ilk inananlara da “Hıristiyan” adının burada verildiği bilinen Antakya, Hıristiyan dünyası için hem tarihi hem de dini bir önem taşıyor.
Üzerinden üç yıl geçen depremin ardından Antakya'yı anmak, hatırlamak ve kent hafızasını canlı tutmak amacıyla İstanbul’da, “Dünden Bugüne Antakya: Yıkımın Kıyısında - Antakya’nın İzinde” isimli sergi hazırlandı. Sergi, 16 Ekim 2025’te teması “Üç Ayaklı Kedi” olarak açıklanan 18. İstanbul Bienali ile paralel düzenlendi.
Karma fotoğraf sergisi ile ses enstalasyonu içeren sergiye, 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi ev sahipliği yapıyor. Serginin koordinatörlüğünü yüksek mimar Rubi Asa ile 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi Müdürü Nisya İşman Allovi üstlendi. Sergiye, Rubi Asa ve Liza Cemel fotoğraflarıyla, piyanist ve besteci Renan Koen ses hafızası ve video enstalasyonlarıyla, Önem Çerçel ise grafik tasarımlarıyla katkı sundu.
30 Haziran’a kadar ücretsiz ziyaret edilebilecek olan sergiyi, fotoğrafçı arkadaşım Berge Arabian ile Nisya İşman Allovi rehberliğinde gezdik.
İyileşme çabaları, yeniden açılan çatlaklar…
Proje, “Hatırlamak, sarsılmak, duyumsamak ve iyileşmek” başlıkları altında dört aşamalı bir düşünme eksenine yaslanıyor: Hatırlamak; deprem öncesi Antakya’nın sesi, kokusu, gündelik yaşamı, gelenekleri, inançları... Sarsılmak; yıkım anı, kayıplar, boşluklar, sesin yerini alan sessizlik... Duyumsamak; kokuları, sesleri, tatları hissetmek ve hissedememek... Dönüşmek; direnç, dayanışma, iyileşme çabaları, yeniden açılan çatlaklar... Katmanlar, tıpkı üç ayaklı bir kedi gibi ilerliyor. Bir ayağında geçmişin belleği, bir ayağında bugünün kırılganlığı, bir ayağında da geleceğin olanakları. Her adım bir çaba ve yeniden denge arayışı.
Sergi girişinde bizi şu cümleler karşılıyor: “Bir şehir, bir hafıza, bir beden gibi... Antakya, tarih boyunca katman katman örülmüş, zamanın içinden süzülerek gelen bir dokuya sahipti. O doku, bir sabah ansızın çatladı. Taşlar yerinden oynadı, sesler sustu, hikâyeler yarım kaldı. Tıpkı üç ayaklı bir kedinin aksak yürüyüşü gibi, bugün bu şehir de bir dengesizlik hâli içinde. Ama hâlâ yaşıyor, yer yer kıpırdanıyor. Kayıp parçalarının ardından sessizce dolanıyor. Hem geçmişin ağırlığını hem geleceğin belirsizliğini bedeninde taşıyor. Bu sergi, felaket sonrası yalnızca kaybı değil, dönüşüm potansiyelini de görünür kılmayı amaçlıyor.
Kendini koruma içgüdüsüyle hareket eden toplulukları, enkaz altından çıkan hikâyeleri, göç eden bedenleri ve dönen ruhları izliyor. Kırılgan olanı yüceltiyor, eksik olana alan açıyor. Antakya’nın yıkılmış ama kaybolmamış ruhu, geleceğe uzanan bir üçüncü ayak gibi yere basıyor. Bu adım sendeleyebilir, tökezleyebilir ama zarafetini kaybetmeden, yeni bir dengeyi deniyor. Ve biz, bu kediye kulak vererek, onunla birlikte sokak sokak gezerek, hem hatırlamanın hem de onarmanın yollarını arıyoruz.”
Antakya halkının deprem ve sonrasındaki toplumsal direnç, dayanışma ve yeniden inşa süreçlerini görünür kılan sergi, yaşanan ağır kayıpların ve enkazın ardından yeşeren umudu da sanatla gözler önüne seriyor.
Dünden Bugüne Antakya sergisi için “kolektif bir çalışma oldu” diyen 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi Müdürü Allovi serginin amacını, “Bu sergi ile artık üçüncü senesini dolduran depremler nedeniyle Antakya konusunu yeniden irdelemek istedik. Deprem bu toplumun yarası olduğu, gündem yoğunluğundan dolayı unutulduğu için sergiyle yeniden hatırlatmak istedik” sözleriyle özetliyor.
‘Hem fiziksel hem de ruhsal bir arınma alanı’
Özellikle sergi mekânı dikkat çekici. Sergi, Yahudi arınma ritüeli için tasarlanmış ve bir ritüel banyosu olan eski bir mikvenin üzerinde kurulu. “Hem fiziksel hem de ruhsal bir arınma alanı” olan mikvenin üzeri de kapatılmış. Mikvenin, Neve Şalom Sinagogu’na ait olduğunu söyleyen Allovi’den, “Kullanılmadığı için biz burayı bir sergi alanına dönüştürmek istedik ve camla kapladık” bilgisini alıyoruz.
Sergi alanına girdiğimizde, kuş sesleri ve farklı birçok ortam sesi işitiyoruz. Allovi, bu sesleri şöyle anlatıyor: “Sergide, sanatçı Renan Koen'in video enstalasyonu var. Antakya bölgesine dair sözlü tarih çalışmaları yaptı. Bu çalışma sergide sürekli dönüyor. Yine kuş sesleri duyuyorsunuz sergi alanında. Renan Koen, Antakya’daki ses hafızasını kaydetti. Ve sergide gün içerisinde sürekli farklı farklı sesleri duyabiliyorsunuz.”
Sergide, üzerlerinde Antakya fotoğraflarından oluşan kartpostalların basıldığı kumaşlar, sesler eşliğinde bizi tarihi Antakya sokaklarına götürüyor. Bir yanda çan sesleri, bir yanda kuş cıvıltıları…
Fotoğrafçı Liza Cemel, gençlik yıllarını geçirdiği Antakya’ya deprem sonrası dönerek fotoğrafladığı yıkımı sergide paylaşıyor. Yine sergide Liza Cemel ve fotoğrafçı Rubi Asa’nın, Antakya tarihi ve eski sokaklarından ilçenin tarihine, ticaret hayatından inançların buluşma noktasına, pazarlardan mutfak lezzetlerine, Vakıfköy’deki Ermenilerin yaşamlarından Saint Pierre Mağara Kilisesi’ne, taş evlerden mozaiklere, kiliselerden Antakya Sinagogu’na ve camilere, depremden yıkımlara ve enkazlara, kayıplardan yaraları sarmaya ve korolardan kentteki çok dilli müziklere uzanan hikâyeleri kapsayan fotoğrafları büyük bir yer kaplıyor.
“Birlikte iyileşiyoruz”
Depremin ardından kentte dayanışmayla, umutla ve farklı kesimlerden toplulukların kendi imkânlarıyla sarmaya çalıştığı yaralar da umuda dönüşüyor. Fotoğrafların üzerindeki yazılardan alıntıyla şöyle diyorlar: “Geriye kalan taşlar konuşmaya başladı. Her biri bir hikâye anlatıyordu: Bir düğün, bir bayram, bir çocuk kahkahası. Ama şimdi hepsi griydi. Hafızam gibi. Antakya artık bir şehir değil, bir yara. Ama bu yara bizim. Onu taşıyoruz, çünkü başka çaremiz yok. Her adımda bir hatıra, her nefeste bir eksiklik. Ama hâlâ buradayız. Çünkü taşlar yıkılır ama hafıza kalır. Unutmak değildir; acının yanına dayanışmayı koymaktır. Her gözyaşında tuz, her sözde direncin sıcaklığı, her boşlukta yeniye açılan bir umut ışığı vardır. Ve şehir yeniden fısıldar: ‘Ben buradayım, sen de buradasın. Birlikte iyileşiyoruz."
Her bir köşesinde Antakya’yı hissettiğimiz bu sergi, üç yıl önce yaşanan ve kimi yaraları hâlâ hissedilen ağır yıkımın ardından bir kez daha kentin tüm rengiyle umudu nasıl yeşerttiğini gösteriyor bize. “Dünden Bugüne Antakya” yalnızca bir sergi değil; kaybın, dönüşümün ve hafızanın direncine adanmış bir bellek alanı aynı zamanda.

