O geceyi, hayatımda gördüğüm en rahatsız otel odalarından birinde geçirmek zorunda kaldık. Nereye gitsek, “Yerimiz yok” yanıtıyla karşılaşmıştık. Ucuz oteller de pahalı oteller de doluydu; resmen sokakta kalmıştık. Kanlıca ile Üsküdar arasında iki saat boyunca mekik dokuduktan sonra nihayet, Üsküdar’ın arka sokaklarında, berbat bir otel bulduk. Üçkâğıtçılığı her hâlinden belli olan resepsiyonist içine düştüğümüz çaresizliği hissetmiş olacak ki, bomboş olan otel hıncahınç doluymuş gibi davranarak, fahiş bir ücret istedi. Üstelik, ödemeyi peşin yapmamız gerekiyordu. Birinci çoğul şahısta yazıyorum; ‘biz’den kastım, eşim ve ben. O günün tarihini gayet iyi hatırlıyorum, çünkü üçüncü evlilik yıldönümümüzdü – 15 Haziran 2013.
Otelde kalma fikrinin evlilik yıldönümü kutlamamızın bir parçası olduğunu düşünüp içinizden “Önceden yer ayırtsaydın ya be adam” dediyseniz, haksızlık ettiğinizi söyleyebilirim. Hiç öyle bir niyetimiz yoktu. Anadolu yakasında akşam yemeği yiyip Avrupa tarafına, Beylikdüzü’ndeki evimize dönecektik. Yemeğimizi bitirmek üzereyken, özel güvenlik güçlerinin Taksim’deki Divan Oteli’ne saldırdığını duyduk. Gezi Parkı’ndaki kamp zorla boşaltılırken protestocular polisle karşı karşıya gelmiş, maruz kaldıkları şiddetten kurtulabilmek için Divan Oteli’ne sığınmış. Polis otele girmeye çalışıyormuş. Asya tarafını Avrupa tarafına bağlayan köprüler trafiğe kapatılmış olduğu için, eve ancak, o köhne otelde geçirdiğimiz rahatsız ve huzursuz gecenin ardından, ertesi sabah dönebildik.
On bir yıl sonra geriye bakınca, o gün yaşananların, Gezi protestocularının son direnişi olduğunu görebiliyoruz. Gezi Günleri 28 Mayıs’ta başlamıştı, sonra o 15 Haziran gecesi olanlar oldu. Yani çok da uzun bir dönemden söz etmiyoruz aslında. Ama o kadar yoğundu ki, aylarca sürmüş gibi geliyor insana. Hatta benim için Gezi daha da kısa sürdü. Yeterince Türkçe bilmediğim, Beylikdüzü’nde oturduğum ve şehirdeki gelişmelerden neredeyse hiçbir fikrim olmadığı için, Taksim taraflarında ciddi bir şeyler döndüğünü de epey geç öğrendim. Gazete için fotoğraf çekmeye başlamamın üzerinden altı ay geçmişti. Şimdi düşündüğümde, Gezi’nin ilk birkaç günü boyunca iş arkadaşlarımın bana konuyu anlatıp orada olmam gerektiğini söylememiş olmasına pek anlam veremiyorum. Eşim de, protestolardan ve Gezi Parkı’nın işgal edildiğinden bana ta 30 Mayıs gecesi söz etti. Ertesi sabah erkenden, apar topar Taksim’e gittim; Divan Oteli’nin önündeki o büyük kalabalığı ve tanıdığım bazı fotoğrafçıları gördüm. Daha önce birkaç olayda rastladığım için aşina olduğum Ahmet Şık ve Sırrı Süreyya’nın yaralandığı söyleniyordu.
Otelin önünde çok gergin bir hava vardı. Sanırım ilk kez o gün bir TOMA’yı o kadar yakından gördüm. Protestocular kımıldamak istemiyorlardı; tanka benzeyen o kocaman aracın önüne oturmuşlardı. Sonra aniden, araç tazyikli su fışkırtmaya başladı. Aracın inatçı kaba kuvveti ile direnen insan bedeni arasındaki mücadele dehşet vericiydi. O güneşli sabah, her şey büyük bir selin geride bıraktığı nesnelere benziyordu. Ama gagasında zeytin dalı taşıyan bir güvercini andıran hiçbir şey yoktu ortalıkta. Yukarıda gördüğünüz kare o sabaha ait.
Bu olaydan sonra her gün Gezi ve çevresinde fotoğraf çektim. Bir sürü gaz soludum, bazen can havliyle kaçtım, bazen üzüntüden ağladım, bazen şaşkınlıktan donakaldım, bazen de insan ruhunu hayranlıkla izledim. Evet, Gezi Günlerinin hem başını hem de sonunu kaçırmıştım ama ne fark eder ki... Önsözlere ve sonsözlere hiçbir zaman fazla önem vermemişimdir. Olay esnasında ille ‘cephe’de olmak gibi bir derdim de yoktur. Bir savaşın etkilerine ve sonuçlarına; insan ruhunun arzularına, duyduğu korkuya, neşeye ve üzüntüye, hepsinden çok da direngen umuduna tanıklık edip bunları kayıt altına almak bana yetiyor.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



