Kapadokya belgeseline verilen Bakanlık desteği faiziyle geri istendi
Yönetmen Bingöl Elmas: "Asıl mesele korkunun sinemayı susturması"

Yönetmen Bingöl Elmas, "Gün batımına karşı diz çöktüğüm bir yer" dediği Kapadokya'ya taşındığında takvimler 2005 yılını gösteriyordu. Elmas, hayran kaldığı bu coğrafyada, Kapadokya'nın tahrip edilen coğrafyasını korumak için mücadele veren yerel tarihçi Mükremin Tokmak'la tanışıyor, arkadaş oluyor ve mücadelesini yakından takip ediyor.
Ve bir sinemacı olarak en iyi bildiği şeyi yapmaya karar veriyor: Bölgenin ve Tokmak'ın mücadelesini anlatan bir belgesel yapıp ses çıkarmak!
İki farklı gerekçe
Daha önce imza attığı filmlerde yaptığı gibi 2025 yılında, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nden belgesel projesi için yapım desteğine başvuruyor. "Şiirli Oda'nın İzinde" adlı belgesel filmi için yaptığı başvuru kabul ediliyor.Bir yıl gibi kısa bir sürede 25 Nisan 2026'da filmi teslim ediyor.
Ancak daha sonra filmin başvuru dosyasındaki senaryoyla “uyumlu” olmadığı ve teknik şartları karşılamadığı gerekçesiyle faiziyle birlikte geri istendiğini öğreniyor. Fakat ikircilikli bir durum var. Yönetmen, Bakanlık yetkilileriyle yaptığı telefon görüşmelerinde kendisine "Filminizde Kapadokya'da yaşananlarla ilgili bakanlığın ihmali olduğunu öne sürüyorsunuz. Politik bir film. Biz buna destek veremeyiz" denildiğini anlatıyor.
"Geri ödeme talep edilen başka filmler de var"
Elmas, aldığı yapım desteğini faiziyle ödediğini, hukuki mücadeleye ise hem masrafı hem de hukuk sistemine duyduğu güvensizlik nedeniyle vazgeçtiğini söylüyor. Neticede elinde tamamlanmayı bekleyen bir film, ödemek zorunda olduğu borçlar ve Türkiye sinema sektörünü ilgilendiren bir dizi soruyla kalıyor Elmas.
Hatırlarsanız, Bingöl'ün belgeselinin başına gelenlerin benzerini, yönetmen Emin Alper "Kurak Günler" filmiyle yaşamıştı. 2022'de Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, yönetmen Emin Alper’in "Kurak Günler" filmine verdiği finansal yapım desteğini çekmiş, verilen desteği faiziyle ödemesini istemişti. Gerekçe aynıydı: Bakanlık, ilk taslak ile nihai film arasında senaryo uyumsuzluğu olduğunu iddia etmişti. Bu film için de yapım şirketi verilen desteği faizliyle ödemişti. Elmas bu durumun çok fazla örneği olduğunu ancak herkesin dile getirmediğini, "Geri ödeme talep edilen başka filmler de var. Bu insanlar yaşadıklarını anlatamıyor" sözleriyle anlatıyor.
Yönetmen Bingöl Elmas ile "Şiirli Oda'nın İzinde"nin başına gelenleri, Sinema Genel Müdürlüğü destekleriyle ilgili tartışmaları, sansür mekanizmasını ve bundan sonra ne yapacağını konuştuk.
Nasıl başladı bu filmin hikâyesi?
2005’te Kapadokya’ya geldim, coğrafyasına hayran kaldım. Çok özel bir yer. Acımasızca yaptıklarımıza rağmen hâlâ öyle. Buradakilerin doğayla iç içeliği, yerel hayatın devam etmesi beni etkiledi. Yoksa Anadolu’da nefes almak politik olarak da çok kolay değil, zor bir bölge. Burada hayata benzer şekilde baktığımız insanlarla tanışıp bir araya gelmeye başladık. Mükremin Tokmak da onlardan biri.
Kimdir Mükremin Tokmak?
Kendisi Kapadokya Çevre Platformu üyesi. Kapadokya'da yaklaşık iki yıl önce peribacalarının arasından iş makineleriyle yol açılması sürecinde, bunun durdurulması için mücadele etti, kamuoyu oluşması için aktif rol aldı. Yapılan tahribatı gün gün kaydetti ulusal ve uluslararası basına bilgi geçti ve bunun ülke gündemine girmesini sağladı. Kendi imkânlarıyla drone çekimleri yaptırarak bölgedeki tahribatı belgeledi ve bu görüntüleri uluslararası medyayla paylaştı. Bütün bunları tek başına yaptı. Ben filmi çektiğimde bu süreç geride kalmıştı. Ancak o döneme ait arşiv görüntülerine ve haber kayıtlarına filmde yer verdim. O süreç birçok televizyon kanalında haber oldu. Bakanlık ve diğer yetkililer yapılan yolun kurallara uygun olduğunu savunuyordu. Ancak görüntüler, UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alan bir alana iş makineleriyle müdahale edildiğini açıkça gösteriyordu.

Siz Mükremin Tokmak ’ın hikâyesini anlatmaya nasıl karar verdiniz?
Mükremin yakın arkadaşım ve uzun süredir verdiği mücadeleyi biliyorum. Ben de Kapadokya’nın ciddi şekilde tahribata uğradığını görüyorum. Sinemacı olarak ses çıkarma şeklimiz film yapmak. Ben de bunu yaptım.
Ne anlatıyor filminiz?
Kapadokya’da bir yerel tarihçi, çöpe atılmış arşivleri kurtarıyor, unutulmuş hikâyelerin peşine düşüyor ve Kapadokyadaki yıkıma karşı bedenini siper ediyor. Siyasi baskılarla şekillenen yaşamına rağmen Mükremin Tokmak, geçmişin izlerini geleceğe taşıyacak bir hafıza merkezi kurmaya çalışıyor. Aslında film, geçmişle kurduğumuz sorunlu ilişkiye de dikkat çekiyor. Eskiyi çoğu zaman yıkarak ya da ona gelişigüzel müdahale ederek koruduğumuzu sanıyoruz. Oysa gerçek anlamda bir koruma bilincimiz yok. Bu korumayı sağlaması beklenen bakanlığın izlediği politikalar da tartışmalı. Film de tam olarak bu tartışmayı görünür kılıyor.

"Politik bir film, biz destek veremeyiz"
Filminize destek almak için bakanlığa başvurdunuz. Nasıl işliyor bu süreç?
Bizden sinopsis ve yaklaşım metin isteniyor. Ben de başvurdum ve destek aldım. Desteği aldıktan sonra iki yıl sürem olmasına rağmen bir yıl gibi bir sürede tamamladım, kalan ödemeyi alabilmek için. Malum enflasyon karşısında eriyor o paralar.
Filmi gönderdikten sonra bir türlü cevap gelmedi. Ben bu arada kalan prosedürleri yerine getiriyor, dosyamı hazırlıyordum. Sonra bir telefon geldi. "Biz sizin filmi kabul edemeyeceğiz" dediler, şok oldum. "Kabul edemeyeceğiz" derken ne demek istediklerini sordum. "Uygun bulunmadı" dediler. Ardından filmin politik bulunduğunu söylediler.
Sonra "Sizi bir üst yetkiliye bağlayalım, onunla konuşun" dediler. Ama o kişiyle görüşmeye çalışırken zaman geçti. Bazen yurtdışında oluyorlardı, bazen başka bir nedenle ulaşılamıyordu. En sonunda Sinema Genel Müdürlüğü Daire Başkan Yardımcısına ulaşabildim. Bana, "Filminizde Kapadokya'da yaşananlarla ilgili bakanlığın ihmali olduğunu öne sürüyorsunuz. Politik bir film. Biz buna destek veremeyiz" dedi.
Siz nasıl bir yanıt verdiniz, sonrasında neler oldu?
Ben de "Ben bu ülkenin vatandaşıyım. Siz burada bir uygulama yapıyorsunuz, ben de bu uygulamayla ilgili eleştirileri olan insanların hikâyelerini anlatıyorum. Aslında bize teşekkür etmeniz gerekiyor. Çünkü bir uygulama yapıyorsunuz ama gelip buradaki halka sormuyorsunuz. Sıradan insanlara sorsanız, yaptığınız uygulamanın karşılığını siz de öğrenirsiniz" dedim.
Daha yetkili birine ulaşmaya çalıştım ama asla ulaşamadım. Daha sonra o yetkili, meslek birliğini arayıp, "Siz niye karışıyorsunuz? Bu film zaten asla onay almaz. Bu karar alınmıştır" diye kestirip atmış. Yani bunu bu kadar rahat söyleyebiliyorlar.
Ardından 14 Temmuz tarihinde bana resmi yazı geldi. Resmi yazıda filmin teknik şartlara uymadığı, senaryoya uygun olmadığı yazıyordu. Aslında ortada ikili bir durum vardı. Bana sözlü olarak söylenen gerekçe bambaşkaydı, resmi yazıda yer alan gerekçe ise tamamen farklıydı.
Sizce özellikle takıldıkları bir ifade ya da bölüm var mıydı?
Bence özellikle yol yapımına ilişkin arşiv görüntüleri ve filmin bu konuda söyledikleri. Alan Başkanı "Biz çok ince çalışıyoruz" diyor ama görüntülerde kepçeler var. Bayağı kepçelerle yapılan bir çalışma görüyorsunuz. Sanırım o "ince çalışmayı" yeniden görmek çok hoşlarına gitmedi.
Ne kadar destek almıştınız?
Toplam destek 350 bin liraydı. Bana ilk etapta 175 bin lira ödendi. Faiziyle birlikte benden geri alınan tutar 271 bin liraydı.
Ödeme konusunda nasıl bir yol izlediniz?
Faiziyle birlikte ödedim. Hukuki mücadele vermeyi de düşündüm açıkçası. Ama bunun masrafı neredeyse filmin bütçesi ve benden istenen para kadar. Ekonomik olarak bunu karşılayabilecek durumda değilim.
Bir başka mesele de şu: Bu tür davaların çoğu devlet lehine sonuçlanıyor. Bu da insanın moralini bozuyor. Memlekette hukukun nasıl işlediğini bildiğim için, orayı gerçekten bir mücadele alanı olarak görüp görmeme konusunda tereddüt yaşadım. Yani borçlanarak ödedim. Şimdi de bu filmi tamamlayabilmek için yeni bir yol bulmam gerekiyor. Zaten ekonomik şiddete maruz kaldığımız bir dönemde bunu nasıl çözeceğimizi düşünmek zorundayız. Her zamanki gibi kıt kanaat yaşayacağız, bir yolunu bulacağız.
Çünkü belgesel sinema zaten para kazanılan bir alan değil. Biz bu işi başka bir motivasyonla yapıyoruz. Sesimizi duyurabilmek, insanlarla etkileşim kurabilmek, bazı meseleleri kayıt altına alabilmek, buradaki insanların sesini duyurabilmek için yapıyoruz. O yüzden yaşadıklarımızı da bu mücadelenin bir parçası olarak görüyorum.

"Kültür savaşlarının izdüşümü"
Destek verilmediğini öğrenince şok oldum dediniz. Daha önceki filmleriniz için bakanlıktan destek almış mıydınız? Ne düşünüyorsunuz bakanlık desteği ve işleyişi hakkında?
Birden fazla film için destek aldım. “Evcilik”, “Komşu Komşu! Huuu!” filmlerim de bu desteklerle yapıldı, birçok uluslararası festivalde gösterildi. Hiçbir zaman filmi kesip biçerek, özetleyerek vermedim ya da sonradan sahne eklemedim. En fazla filmi güzelleştirmek, teknik olarak daha iyi hale getirmek için çalışmalar yaptık.
Eskiden bakanlık sadece teknik olarak kontrol ederken şimdi filmlerin içeriklerini ve biçimlerini belirlemeye çalışan bir konuma geldi. Sanırım kültür savaşlarının izdüşümü tüm bu olanlar. Bu arada filmi seçen destekleme kurulu sektöreden temsilcilerin yer aldığı bir yapı ama ama filmi kabul sürecinde kimler olduğunu nasıl mesleki yetkinliğe sahip kişilerden oluştuğunu bilmiyoruz.
Ve bu kararı verdikten sonra bizim hiçbir söz hakkımız yok. Yeniden değerlendirilmesi ya da bizim kendimizi savunmamız ya da bununla ilgili başka taleplerimizin olması gibi bir şey yok. Tek başına verilmiş bir karar, teknik standartlara uymadığınız senaryonuza uygun değildir denilerek reddediliyor.
Henüz tamamlayamadığınız filminize dair bir soru sorayım bir de. Şiirli Oda neresi, neden önemli?
Filmde anlattığımız yerlerden biri. Şiirli Oda, mübadeleden önce Rumların yaşadığı döneme ait çok özel bir yer. Kostis Meliadis adında biri burada yaşıyor. Bağ bozumu zamanı İstanbul'dan ve başka yerlerden Rumlar eğlenmek için buraya geliyor. Gelmeden önce Kostis’e şiir sipariş ediyorlar ve o da insanlar için duvarlara şiirler yazıyor. Gördüğünüz zaman tüyleriniz diken diken oluyor. Mükremin Tokmak, bu mekânı bulmak için çok uğraşmış, Kostis’in hikâyesinin peşine düşmüş. Filmin bir bölümü de bunu anlatıyor.
Dünyanın başka bir yerinde olsa gerçekten pamuklara sarılacak kadar özel bir mekân. Şimdiyse tavanından içine yağmur suları akıyor, insanlar girip bu şirlerin üstünü karalıyor özcesi kaderine terk edilmiş bir yer. Mükremin Tokmak ise tek başına gidip akan yerleri onarıyor, insanların zarar vermemesi için önlemler almaya çalışıyor. Aslında mesele bir değeri korumak. Peribacalarını korumak, Şiirli Oda'yı korumak, bir yapının yıkılmaması için emek vermek, çöpe atılmış arşivleri kurtarmak... Bence vatanseverlik ve gerçek yurttaşlık tam da böyle bir şey. Benim için hamaset yapanlar ya da sürekli "vatan, millet" diyenler değil; ülkesini bu kadar güzel seven insanlar gerçek anlamda vatansever. Bu insanların sesinin duyulması gerekiyor. Film de tam olarak bunu anlatıyordu. Üstelik slogan atan, ajitasyon yapan bir film de değildi. Ne varsa onu anlatan bir filmdi. O yüzden bu gerekçeyi çok komik buluyorum. Hem hayatta politik olmayan ne var ki?
Hayalini kurduğunuz emek verdiğiniz filminiz. Nasıl etkiledi bu süreç sizi?
Zaten bir sürü sorunla boğuştuğumuz üretim sürecinde canınızı sıkıyorlar bir tür yolunuzu tıkıyorlar gibi hissediyorsunuz. Yaşadığımız ülkenin gerçekliğinin farkında olduğumuz için her yer kavga mahalli. Geçmişte belgeselci arkadaşlarımızın deneyimlerinden biliyoruz ki kamunun vatandaşına takma gibi bir huyu var işi gücü bırakıp size alanı dar ediyorlar. Sanki memleket onca sorun yokmuş gibi bir filme takabiliyorlar. Festivallerde ya da başka alanlarda gösterimine engel olabiliyorlar ama biz de inat ve mücadele damarı var. Ben vergisini ödediğim kurumların bu muamelesine neden maruz kalıyorum? Beni buna karşı koruyacak bir mekanizma neden yok? Ben neden bu mücadeleyi vermek zorundayım?
Eğer filmin işlediği konularla ilgili gerçekten bir sorun varsa, bunu neden resmi olarak yazmıyorlar? Telefonda söyledikleri şeylerden bu kadar eminseler, neden bunları resmi gerekçe olarak sunmuyorlar? Çünkü kendileri de bunun hukuki olmadığını, geçerli bir gerekçe olmadığını ve aslında güç kullandıklarını biliyorlar. O yüzden ikili davranıyorlar. Telefonda söyledikleriyle resmi yazıda gönderdikleri birbirinden tamamen farklı.
Mükremin Tokmak bu duruma ne diyor?
Zaten proje ortaya çıktığında bana, "Bakalım bu projeyi nasıl durdurabilirler?" demişti. Çünkü kendisi bölgede yıllardır ses çıkarmanın sık sık cezalandırıldığına bizzat şahitlik eden biri.
"Yaşanan ama konuşulamayan çok şey var"
Bu olay maalesef tek değil ve sinemacılar birçok sorunla uğraşıyor. Nasıl görüyorsunuz sektörün durumunu?
Türkiye'de çok yaygın bir ruh hali var: İnsanlar başlarına bir şey gelecek korkusuyla yaşıyor. Bu çok üzücü ve çok sinir bozucu. En apolitik insan bile cezaevine girebiliyor. Yani bir şey yapsanız da yapmasanız da bu garip hukuk düzeni bir şekilde sizin ayağınıza dolanabiliyor.
Bir yandan da hepimizin yaşadığı birtakım olaylar var. Bunlara ses çıkarmaktan daha doğal ne olabilir? Böyle bir durumda nasıl geri durabilirsiniz? Ben bunları içime atıp kendi kendime söylenerek hayatıma devam edemem. Bir şey oluyorsa, bunu etrafımdaki insanlara anlatmak zorundayım. Aslında sinema sektöründeki arkadaşlarımızın da, kadın hareketindeki Me Too sürecinde olduğu gibi, "Ben de bunları yaşadım ve bunları yaşamamamız gerekiyor" diyebilmesini istiyorum. Bakanlığa da şunu söylemeleri gerekiyor: “Vergilerimizle oluşan bu fonu bu şekilde kullanamazsınız."
Çünkü yıllardır bu alanda yaşanan ama konuşulamayan çok şey var. Geri ödeme talep edilen başka filmler de var. Bu insanlar yaşadıklarını anlatamıyor. Bence asıl üzerine düşünmemiz gereken konu bu. Bu korkuyla nasıl ilişkilendiğimiz, kendi alanımızı nasıl giderek daralttığımız, nasıl adım atamaz hale geldiğimiz... Bunları konuşmamız gerekiyor.
"Cezalandırılma korkusunu aşmamız gerekiyor"
Sektörden destek ve dayanışma gördünüz mü?
Bu olan bitenin kişisel bir mesele ve münferit olmadığının farkında olan insanlar ve kurumlar var ve birlikte çözüm yolları üretmeye çalışıyoruz. Yanlış giden bu işleyişe dur demenin mücadelesini veriyoruz. Bu meselenin yalnızca "Şiirli Oda" filmiyle sınırlı olmadığını, sektörün tamamını ilgilendiren yapısal bir sorun olduğunu konuşuyor ve ortak hareket etmenin yollarını arıyoruz. Elbette Türkiye koşullarında, gücün bu kadar sert kullanıldığı bir ortamda bu dayanışmanın da sınırları var. Ama en azından bir tartışma başlatabiliriz. Daha önce eser işletme belgesi konusunda verilen mücadeleyle geri adım attırılabildi. Bugün festivaller belgesellerden eskisi kadar rahat eser işletme belgesi istemiyor. Demek ki sektör olarak cezalandırılma korkusunu aşmamız gerekiyor.



