Gençler bilmez, eskiden Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) meşhur 141, 142 ve 163. maddeleri vardı. Bunlar, yürürlüğe girdikleri 1930’lardan kaldırıldıkları 1990’ların başına kadar yaklaşık 55 yıl boyunca muhalifleri, daha spesifik söyleyecek olursak 141 ve 142 sosyalistleri, 163 İslam referansıyla siyaset yapanları veya yazıp çizenleri baskı altında tutmak için kullanıldı. İnsanlar bu maddeler vasıtasıyla tutuklandı, yargılandı, hapsedildi. Benzer şekilde, 2008’de yapılan değişiklikle yargılanma Adalet Bakanlığı iznine bağlanmış olsa da hala yürürlükte olan, “Türklüğe hakaret” suçu olarak bilinen TCK 301 de verdiği birçok zararların, sebep olduğu birçok haksızlıkların yanı sıra Hrant Dink’in katlinin de yolunu açmış bir maddedir.
Devleti yönetenlerin, muhalefeti zapturapt altına almak, sindirmek için araçsallaştırdıkları ceza kanunun bu tip sopa maddeleri Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca olagelmiştir. Bunlar devlet baskısının adeta sembolleri haline gelirler. Günümüzde de “cumhurbaşkanına hakaret” (Madde 299) ile birlikte “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” (Madde 217) bu geleneği devam ettirerek ifade ve haber alma faaliyetlerini kısıtlayan ciddi unsurlar haline geldiler, sembolleşme yolunda ilerliyorlar. Madde 217/A özellikle gazeteciler üzerinde baskı kurarak halkın haber alma özgürlüğünü engelliyor.
İster cumhurbaşkanına ister başka birine hakaret suçunu öteden beri anlamlı bulamıyorum. Ne oluyor birine hakaret edince, nasıl bir somut zarar verilmiş oluyor? Manen incitici olması bir eylemin ceza kanunu vasıtasıyla cezalandırılması için yeterli mi? Sanırım insanlar hakareti sıklıkla iftira ve tehditle karıştırıyor. Son ikisi cezai işlem konusu olabilir çünkü kişiye somut zarar verme potansiyeli taşırlar ama sadece kötü söz kullanmak manasına gelmesi beklenen hakaretin böyle bir potansiyeli olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki, bugün cumhurbaşkanlığı gibi bir icra makamında oturanların sıradan vatandaşlara göre daha fazla ve daha sert eleştiriye, hatta kötü söze maruz kalmasının beklenebilir ve kabul edilebilir olduğu demokrasilerde bir norm haline gelmiş durumda. Velhasıl, kanımca hakaretin bir ceza konusu olmaktan toptan çıkarılması düşünülmelidir.
217/A maddesine gelince, maddenin ilk fıkrası şöyle diyor: “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.” Aslında bu maddeye göre birini cezalandırmak çok zor çünkü maddenin lafzı cümleye “sırf” diye başlayarak doğru olmayan bilginin sadece ve sadece “halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle” yayıldığında suç olması koşulunu getiriyor. Doğru olmayan bilgiyi yaydığı düşünülen kişinin bunu sadece “halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle” yaptığını, başkaca bir amacı veya motivasyonu olmadığını nasıl ispatlayacaksınız? Bunun için ilk önce kişinin yaydığı bilginin doğru olmadığını bildiğini, yani yalan olduğunu bile bile söz konusu bilgiyi yaydığını göstermeniz lazım. Eğer, bir kimse yaydığı bilginin yalan olduğunu bilmeden yaymışsa bu maddeye göre o eylem suç teşkil etmez. Bir gazeteciyi, bir bilgiyi yeterince araştırmadan yaydığı için eleştirebilirsiniz ama kötü veya yetersiz gazetecilik bir suç değil.
Bir de şu “kamu barışının bozulması” hususu var. Bu da oldukça muğlak ve soyut bir ifade. Ne demek “kamu barışı”? (Bu arada, 217/A’nın yer aldığı bölümün başlığının da “Kamu Barışına Karşı Suçlar” olduğunu belirtelim.) “Kamu barışının bozulduğunun” somut göstergesi nedir? Biz neye bakıp, neyi görüp “kamu barışının bozulduğunu” anlıyoruz ki buna yol açacağını iddia ettiğimiz filleri cezalandırıyoruz? Örneğin, vatandaş, bu madde vasıtasıyla gazetecilere dava açılmasına sebep olan yolsuzluk, usulsüzlük haberlerini okuyup kızınca, hatta beddua edince kamu barışı bozulmuş mu oluyor? Benim düşünebildiğim örneklerde kamu barışı ancak bir sosyal veya siyasi grubun benzer nitelikli başka bir gruba fiilen saldırmasıyla bozulur. Ya da ancak belli bir grubu hedef alarak linç ortamı hazırlayan, o dili kullanan, külliyen yalan veya yarı yalan haberler, kamu barışını tehdit edebilir.
Dolayısıyla bu davalarda, normal şartlarda iddia makamının söz konusu “yanıltıcı bilginin” kamu barışını nasıl bozacağını da somut bir şekilde ortaya koyması gerekiyor ki bu da gene normal şartlarda mahkumiyeti zorlaştıran bir unsurdur. Sonuç olarak bu muğlak, öngörülebilirlik sağlamayan, kötü yazılmış bir kanun maddesidir. Nitekim, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne bu maddenin iptali istemiyle açtığı davada karar ancak kıl payı (8’e 6) iptal isteminin reddi yönünde çıkmıştır. (Esas Sayısı: 2022/19 Karar Sayısı: 2023/189 Karar Tarihi: 8/11/2023)
Hem 217/A maddesinin 2022 tarihli görece yeni bir düzenleme olması, dolayısıyla birçok davanın ya istinaf ya Yargıtay aşamasında olması hem de yukarıda bahsettiğim normal yargılama şartlarında mahkumiyeti zorlaştıran unsurlar sebebiyle bu maddeden hüküm giyenlerin sayısı oldukça az (tam sayıyı bulamadım ama 15’ten az olduğu anlaşılıyor.) Fakat, son 10-15 senedir Türkiye’de iktidarın gidişatını, yargı uygulamalarını takip eden biri burada amacın mahkumiyet olmadığını rahatlıkla söyleyebilir zira burada amaçlanan bu madde üzerinden insanları, özellikle de gazetecileri tutuklamak suretiyle uzun süre hapiste tutarak yıldırmaktır, korkutmaktır. Sonunda mahkumiyet gelip gelmemesi iktidar açısından çok da önemli değil çünkü o zamana kadar insanlar belki aylarca belki yıllarca tutuklu olarak hapishanede kalmış oluyorlar zaten.


