LORA BAYTAR ÇAPAR

Lora Baytar Çapar

MUTLU AZINLIK

Harisanın tadı aynı olsa da bayramın tadı eksik

Gelenek olduğu üzere, Musadağ’ın yedi Ermeni köyü için yedi kazan harisa hazırlandı. Ama hepsinin içi her yılkinin yarısı kadar doluydu. Mevcut şartlarda suyun bile zor bulunduğu böyle bir zamanda harisa kazanlarının başında toplanan köy halkı belki tarihinde ilk kez davul zurnasız harisa pişirdi. “Davul zurna çalmadan harisa pişmezmiş” derler; pişermiş meğer, yaşadıklarımız bize bunu da gösterdi.

Her yıl Asdvadzadzin zamanı yapılan coşkulu bayram kutlamalarıyla tanınan Vakıfköy, bu yıl yaşanan deprem sonrasında bayramı buruk kutladı. Yıkıntılar önünde pişirilen harisanın tadı eskisinden farklı olmasa da bayramın tadında eksik çoktu.

Kilise, içinde ayin yapılamayacak kadar hasarlıydı. Hemen yanındaki müştemilat yıkıma hazır, içi boşaltılmış, aksı kaymış, kuvvetli bir artçıyla yıkılacakmış gibi görünüyordu ama her şeye rağmen bayram kutlanmalıydı. Gelenek olduğu üzere, Musadağ’ın yedi Ermeni köyü için yedi kazan harisa hazırlandı. Ama hepsinin içi her yılkinin yarısı kadar doluydu.
Yaşanan en sönük bayramın pandemi günlerindeki olduğunu sanıyorduk ama o zaman bile bayram davul zurnasız olmamıştı. Bu yıl kilise yönetimi ve Vakıfköy halkı depremde yitip giden onca insanın acısı taze, yıkıntılar ortada, yoksunluklar devam ederken davullu zurnalı bayram yapmak istemedi.

Cuma akşamından başlayan eğlencelerle pazar akşamına kadar süren davullu zurnalı bayram kutlamaları, yerini hüzünlü bir ortama bırakmıştı. Kilise bahçesinde kazanların hazırlandığı yerin hemen arkasında, ağır hasarlı, darağacını bekleyen idam mahkûmu gibi yıkımını bekleyen Antebyan Konağı vardı. Manzara çok etkileyiciydi. Her şeye rağmen geleneği sürdürmeye çalışmak bana inadına yaşıyormuşuz gibi bir his veriyordu.

Mevcut şartlarda suyun bile zor bulunduğu böyle bir zamanda harisa kazanlarının başında toplanan köy halkı belki tarihinde ilk kez davul zurnasız harisa pişirdi. “Davul zurna çalmadan harisa pişmezmiş” derler; pişermiş meğer, yaşadıklarımız bize bunu da gösterdi.

Bilindiği üzere, Vakıfköy’ün kilisesi depremde epeyce hasar aldı. Kilisenin apsis (horan), vaftiz yeri (mıgırdaran) ve çan kulesi (zankagadun) bölümleri zarar gördü; statiği sağlam ancak ayin için kullanılacak durumda değil. Şimdilerde Patrik II. Sahag’ın verdiği sözle, Jan Gavrilof’un mimarlığında Patrikhane’nin imkânlarıyla kilisenin restorasyonuna kısa süre sonra başlanacak ama bayram ayinini yapabilmek için kilise yönetimi uygun bir ortam hazırlamalıydı. Köyde yer alan çok amaçlı salon, tıpkı paskalya zamanındaki gibi bir kez daha kilise ortamına dönüştürüldü.

Kilisedeki oturma sıraları salona taşındı. Çok amaçlı salon, mumluklar, horan vb. pek çok detayıyla tam bir kilise görünümünde ibadete hazırlandı. Patrik II. Sahag riyasetinde yapılan bayram ayininde Der Şirvan Mürziyan ve Anadolu Kiliseleri Dinî Önderi der Avedis Tabaşyan da yer aldı. Ayinin ardından önce üzüm, sonra harisa kutsandı ve üzümlerin halka dağıtılmasıyla bayram sona erdi.

Patrik II. Sahag, vaazında öncelikle kilisenin onarımına başlanacağının müjdesini verdi. Kilisenin onarım masraflarının Patrikhane tarafından karşılanacağını söyledi. Sonra da Vakıfköy Kilisesi ve Patrikhane bünyesinde depremzedeler için toplanan bağışların Vakıfköy Kilisesi’ne bağlı cemaate nasıl dağıtılacağını açıkladı. Kiracı olanlar, yardımlardan aile başına 20 bin, evi az hasarlı olanların 35 bin, orta hasarlı olanların 60 bin, ağır hasarlı olanların ise 75 bin TL alacağını duyurdu. İlk etapta, evi ağır hasarlı olan 10 aileye de konteyner temin edilmişti.

Depremin ilk aylarından beri Samandağlılar hirisiden, bu bayram da Vakıfköy halkı harisadan vazgeçmedi. Tadı aynıydı, tıpkı geçen yılki, hatta pandemideki gibi… Ne de olsa, yaşananlar yemeğin tadını değiştirmiyor ama insanın tadını fazlasıyla değiştiriyor. Harisa, et ve buğdayın bir araya gelmesiyle oluşturulan, insanlığın ilk yemeği. Biinlerce yıldır, ne yaşanırsa yaşansın bu yemek hep pişiyor. Yıllar boyu hep aynı yemek. Bayramda, düğünde her zaman...

Her yıl bayramda evler dolup taşar, misafirler kalacak yer bulamayıp Samandağ’daki otellerde konaklardı; bu yıl şehir dışından gelen pek kimse olmadı. Bu yıl bayramın Patrik II. Sahag dışındaki tek özel misafir grubu, Musadağlı Jan Abrahamyan’ın eşi ve çocuklarıydı. Babalarının son isteğini gerçekleştirmek üzere buradaydılar, yanlarında onun külleriyle.

Daha önce yazmıştım hikâyeyi; Port Said’de dünyaya gelen, aslında Yoğunoluklu olan Antranik Abrahamyan’ın 1952 yılında Şam’da doğup Beyrut’da büyüyen ve Kanada’da hayata veda eden oğlu Jan Abrahamyan’ın memleket özlemiydi söz konusu olan. Suriye-Beyrut-Kanada üçgeninde yaşayan ama Musadağlı olarak ölen Abrahamyan, son nefesini vermeden önce, küllerinin Musa Dağı’na serpilmesini istemişti. Birlikte Musa Dağı’na çıkıp, Abrahamyan’ın son dileğini gerçekleştirdik. Şimdilik bu kadar olsun, haftaya aynı konuya devam