30 Ağustos Dünya Kayıplar Günü

Kaybedilenler ve onları arayanlara…
Feylesof Marc Nichanian “Perversion Historiographique” (Tarihyazımı Sapkınlığı) adlı temel eserinin sonunda şunu der: “Katil başından beri, hatta daha bile önce burada, yüzü bana dönük diyor ki: “Kanıtla (cinayeti) öyleyse becerebilirsen!” Ve ben, doksan yıldır, ayağa kalktım ve kanıtladım. Doksan yıl boyunca, olgu kanıtlanmış, gereğinden fazla kanıtlanmış, ama ayağa kalkmaya devam ediyorum; hep kanıtlıyorum, kendimle, tanıklığımla. (…) Doksan yıl boyunca, kanıtlayarak, tanıklığa kanıt işlevi gördürerek katilin çağrısına ve emrine cevap veriyorum. En başından beri istediği şey tam da buydu, değil mi?”
Söz konusu soykırımsa, mezarın olmadığı yerde kanıt gerekir. Ve kanıtın yok edilmesi soykırımın fıtratında olduğu ölçüde bu planlı katliam, sadece yaşamı öldürmek değil, ölümü de öldürmektir. “Ermeniler bu memlekette öldüklerini kanıtlama uğraşı içindedirler hep” sözünün ardında bu total inkâr var.
Kanıtın yokedilmesi canavarca eylemleri “yokeylemlere” dönüştürür. Soykırım bir anlamda arşivin imhasıdır. Tarihyazımının sapkınlığından beslenir.
Mezarsız yani kanıtsız ölüler diyarıdır buralar. Öyle ki soykırımda kırılmamış olan Ermeninin, kovulmuş Rumun mezarı bile ortadan kaldırılmıştır. Bir zamanlar var oldukları bilinmesin…
Yakın zamanların ölümü öldürme ustası Adolf Hitler 1941’de “Nacht und Nebel” (Gece ve Sis) kararnamesini çıkartır. Kararname, istenmeyenleri iz bırakmadan ortadan kaldırmayı amaçlayan terör stratejisidir. Ortadan kaldırılanların yakınları “belki sağdır hâlâ” duygusunu yitirme korkusuyla isyan etmeye cesaret edemezler. Zaten kim ağzını açabilirdi ki?
Yakın zamanda Güney Amerika öne çıkıyor. Oralarda zorla kaybetme sadece diktatörlüklere mahsus değil. 1979'da 30.000 mertebesinde kayıptan sorumlu Arjantin Cuntasının başı General Videla’nın kıvançla “kayıp, kayıp olduğu sürece, orada olmadığı ölçüde herhangi bir hukukî prosedürün öznesi olamaz” dediği söylenir. Nitekim kayıp ne ölüdür ne de canlı.
Şimdi Güney Amerika’da altın, demir, petrol ve kayagazı madenciliğine karşı çıkanlar da kaybediliyorlar. Madeni engelleyenler, göz dikilen toprakları işleyen köylüler, tesadüfen orada olanlar, neler olduğunu bilen gazeteciler kayboluveriyor.
Bu ara ölümü öldürme ustalığı İsrail’e geçti. Gazze’deki soykırımın kanıtlanmasından çekinen siyonist rejim yabancıları katliam mahaline sokmamak için elinden geleni yapıyor. Gazzelilerin cenazelerini yıkıntılar arasından çıkarmalarını engellemek için de…
Cumhuriyet Türkiyesindeyse 1948’de Sabahattin Ali’den bu yana onbinlerle ifade edilen kayıp söz konusu. Kamuoyunda faili “meşhur” cinayetler için 17.000 rakamı telaffuz edilir. Bunlar arasında Hakikat Adalet Hafıza Merkezi verilerine göre zorla kaybedildiği tespit edilen ve 1118 haftalık oturma eyleminin öznesi olan 1352 vatandaş var.
Dünyada insanları zorla kaybedenlere karşı örgütlü mücadelenin başladığı yer Güney Amerika. Arjantin’deki “Mayıs Meydanı Anneleri” mücadelesi birçok ülkeye örnek oldu. 1976-1983 cunta döneminde onbinlerce kaybın annelerinin direnişi hemen 1977’de başladı. 25 yıl boyunca her perşembe günü Buenos Aires’teki meşhur meydanda barışçıl şekilde toplandılar. Cunta çöktükten sonra da mücadelelerine devam ettiler ve cuntacıların yargılanmalarını sağladılar.
Güney Amerika ve Arjantinli kayıp annelerinin mücadelesinin, sorunun uluslararası zeminde görünürlük kazanmasını sağladığı açık. Bugün devletlerarası zeminde sorunun ele alındığı iki mecra mevcut. İlki 2010 yılında yürürlüğe giren “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme” ile bu sözleşmenin BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği sorumluluğu altında takibini yapan “BM Zorla ve İradedışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu” (UNWGEID). Üçüncü girişim de farkındalık yaratmak için ilân edilen 30 Ağustos Dünya Kayıplar Günü.
Sivil dünyada oldukça ses getiren “Zorla Kaybedilmelere Karşı Uluslararası Koalisyon” ICAED’in kuruluşu da Mayıs Meydanı Anneleri ile bağlantılı. Diğer hak savunucu STK’lar bu sorunu gündemde tutmakta aktif. Bunlar arasında “Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Örgütü” UNPO’nun son raporu “Kaybolan Halklar ve Sesler” basında hiç gündeme gelmeyen kaybedilmelerin çetelesini çıkartmış.
Yapısal olarak devlet geleneğinde hesap vermek pek yoktur. Kayıpların kaybedilmesi ise hiçbir zaman tesadüf değildir; kayıplar kanıtsız oldukları ölçüde iktidarlara hesapvermezlik zırhı sağlayan ölülerdir.



