LORA BAYTAR ÇAPAR

Lora Baytar Çapar

MUTLU AZINLIK

Eksikliğinin 9. yılında...

Şimdi tam da Seropyan’la gezi organizasyonu mevsimindeyiz. Düşünsenize, soğuk bir Mart havası var İstanbul’da. Osmanbey’de, Sebat Apartmanı’nın birinci katında, içeri girince sol tarafta duran kitap yığınlarının arasında, Seropyan’ın masasında buluşmuşuz. Bir Cuma sabahı. Gazete çıkmış, iş bitmiş. Açmışız haritayı, rotayı çiziyoruz.

Sarkis Seropyan’dan bahsetmek istiyorum size. Bundan dokuz yıl önce, 28 Mart 2015 akşamı aramızdan ayrılan koca çınar, ayaklı kütüphane, kızınca ağzından alevler saçan, Agos’un ejderhasından... Bir Paskalya zamanı doğan Agos’un kurucularındandı; bir Paskalya dönemi aramızdan ayrıldı. Şimdilerde onun yokluğunu hatırlatır oldu Paskalya günleri. Ortaokul mezunu bir buzdolabı tamircisiydi, iki çocuk babası, iki torun dedesiydi ama her şeyden öte iyi bir gezgin, bir tarihçiydi. Hrant Dink’le birlikte, hayatıma dokunmuş ikinci baronumdu. 

Şimdi tam da Seropyan’la gezi organizasyonu mevsimindeyiz. Düşünsenize, soğuk bir Mart havası var İstanbul’da. Osmanbey’de, Sebat Apartmanı’nın birinci katında, içeri girince sol tarafta duran kitap yığınlarının arasında, Seropyan’ın masasında buluşmuşuz. Bir Cuma sabahı. Gazete çıkmış, iş bitmiş. Açmışız haritayı, rotayı çiziyoruz. “Bu kez nereye gideceğiz Baron?” diye sorup, “Bu yıl Kurban Bayramı okullar kapanınca, tam bizim gezi tarihi. Kesin daha çok kişi katılmak isteyecektir. Rahat bir bölge seçmeliyiz” diyecektim. O da hemen, Google’a yazmış da ‘enter’ tuşuna basmışçasına cevap verecekti. Mesela diyecekti ki “Van’a gidelim.” İlk kez gidecekmişim gibi heyecanlanacaktım. Oysa onlarca kez gitmiştim Seropyan’la Van’a. Akhtamar’da Kral Gagik’in diktiği badem ağaçlarının altında oturmuştuk da, Seropyan ballı Blackwoods’unu içerken “Burada da karışmayacaksın herhâlde tütünüme, sen de iç bir tane” deyip bana da ikram etmişti. 

Artık tarih oldu o günler, o ortam ve o muhabbet bir daha olmayacak. Hafıza da siliniyor gün geçtikçe. Onun için yazmak önemli, konuşup anlatmak da, hatırlamak ve kendine hatırlatmak. Bazen düşünüyorum da ölmek korkutmuyor beni. Ayrıca öteki dünya pek bir şenlikli olsa gerek. Ne de olsa tanıdık, kıymetli onlarca kişi orada artık.

Baron Seropyan’la Anadolu yollarında gezerken büyüdüm ben. İlk güven hikâyesini anlatayım size. Yıl 2001. Agos’ta çalışmaya başlayalı henüz üç-dört ay olmuş. Ortalarda şaşkın şaşkın dolaşıyor, Arman Tayran’la orta masada gazete taramaları yapıyordum. Haber bulma peşindeydim. (O zamanlar Agos’ta imzalı yazının, haberinin çıkması için üretken olmak zorundaydın, haber ayağına gelmiyordu. Şimdilerde haber bolluğu oluyor da yazacak kimseyi bulamıyorsun.) Gazetede Sevan Ataoğlu, Karin Karakaşlı, Aris Nalcı gibi, o kadar üretken isim varken ben nasıl kendime iş çıkaracağım? İşte öyle bir gün Seropyan beni yanına çağırdı ve dedi ki, “Sanat Tarihi mezunusun. Geziler artık senin işin olmalı. Birlikte gezeceğiz ve sen benden sonra bu işi yapacaksın.” 

Birlikte ilk gezimizi, bir acenteyle düzenlenmişti. Seropyan’ın mihmandarlığında yapılacak, İstanbullu Ermenilerin katılacağı, Trabzon’dan başlayıp Kayseri’de bitecek bir gezi... Haftalarca, gece gündüz ders gibi çalıştım rotamızı. O zamana kadar Ankara’nın doğusuna sadece bir kez gitmiştim, o da çocukluğumda. Gidip görmediğim bir sürü şehri adım adım biliyordum artık. Çünkü Seropyan bana güvenmişti, ben de kendime güvenmiştim. 

Gezi başlayınca, bizim ‘İstanbullu’ Ermeni gezginlerimiz, Ermeni toplumundan uzak yetişmiş, Ermenice bilmeyen bir rehber istemeyince, daha ilk dakikadan ben rafa kalktım. Topluma yeni girmiş, kimliğini tanımaya çalışan, küçük bir kızdım; kırılmıştım. O an bitmişti bu iş benim için ama Seropyan yanımda durdu, elimden tuttu ve yanlışın bende değil onlarda olduğunu gösterdi.

Sonrası malum; ‘gezme’ virüsü bulaştı bana. Ve o günden 2013’e kadar durmadan gezdim, çoğunlukla da Seropyan’la. İzmit, Bursa, Tekirdağ, Çanakkale, Ankara, Yozgat, Amasya, Tokat, Sivas, Kayseri, Malatya, Elazığ, Urfa, Antep, Adana, Antakya, Trabzon, RIze, Artvin, Erzurum, Kars, Ağrı, Van, Van, Van... Bitlis, Muş, Tunceli, Elazığ, Diyarbakır, Mardin...

Düşünün, bunca kilometreden ne kadar anıyla, bilgiyle, tecrübeyle dönmüş olabileceğimi. Yıllar boyu her fırsatta birlikte rotalar çizdik, haritalar hazırladık, notlar çıkardık, onlarca gezentiyi peşimize takıp yollara düştük. Bilinmezliğe tırmandık çoğu zaman. Çünkü bazen gittiğimiz yerde ne bulacağımızı bilmiyorduk. Ben “Haydi Baron” dediğimde hep hazırdı, hiç üşenmezdi. Sanki yaşıttık, hatta bazen o benden gençti. Peşimize takılanlar da en az bizim kadar deliydi. Bazen kamyon damperlerinde gezdik Anadolu’yu, bazen minibüslerle. Köklerini Anadolu topraklarında arayan herkese yardım eli uzatırdı Seropyan. Yıllar içinde o kadar çok diasporalı Ermeni’nin köküne uzanan hikâyesine tanık oldum ki onun sayesinde… Ünlü tarih profesörü Richard Hovhannisian’ın bile.

Herkes çekinirdi ondan. Sert konuşurdu, kalp kırabilirdi. Ama ben hiç çekinmedim. Onunla çalışmak çok zor, ama hep çok keyifli ve verimli olurdu. Umursamadım, tersleyen o olsundu! Hem, ondan öğreneceklerimin yanında, terslenmenin ne önemi vardı ki... Mesela Agos’un emektarlarından Anna Mayrig, onun odasını temizlemeye çekinirdi. Bir keresinde Çavuştepe’de gezerken oradaki görevlinin avucumuza doldurduğu Urartu buğdaylarını dönüşte fincan içinde kütüphanesine koymuştu Seropyan da, Anna Mayrig “Kül dökmüşler fincanın içine” diye söylenerek çöpe dökmüştü 2000 yıllık tarihi. Sonra ejderha alev çıkarmasın da ne yapsın...

Şimdi Seropyan’ın göç ettiği mevsimdeyiz. Ben onsuz bir Anadolu düşünemezdim. Hâlâ öyle. Yıllardır gezi yok hayatımda. Verdiği bayrağı taşıyamadım diye kızgınım aslında kendime; “Boşa mı yetiştirdi bu adam seni!” diye düşünüyorum bazen. Hayat gailesine düşünce böyle oluyor işte. Ama söz, bir gün kaldıracağım o bayrağı yerden ve kaldığımız yerden devam edecek gezi hikâyelerimiz.