Gülten Kaya: “O gece hissettiğim öfke değil, acımak oldu”

16 Kasım 2000’de kaybettiğimiz Ahmet Kaya’nın eşi Güten Kaya ile gerçekleştirdiğimiz röportajın üçüncü ve son bölümündeyiz artık. Gülten Kaya o meşum “Ödül töreni gecesi”nde ve sonrasında neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini anlattı. Ve tabii sürgün günlerini, 1999 depreminde yakınlarından nasıl haber alamadıklarını, kayıplarını. Son bölüm diyorum ama aslında konuştuklarımız bu kadar değil. Ben sakladım. Ahmet Kaya, Gülten Kaya ve Hrant Dink anıları… 19 Ocak sayısına özel.

10 Şubat 1999'da Magazin Gazetecileri Derneği'nin Princess Otel kongre salonunda düzenlenen ödül töreninde, ‘Yılın En İyi Sanatçısı Ödülü'nü aldı. Bir sonraki albümünde Kürtçe bir şarkı söyleyeceğini duyurdu. Salonda Ahmet Kaya'ya hakaretler yağdı, üstüne yürüyenler oldu. O gece olanlar belleklerimizden silinmiyor. Eve geldiğinizde neler hissediyordunuz? Öfke mi, üzüntü mü?

Aslında acıma. Acımak.

Yani o cehaleti görmek, tanık olmak ve acımak. Şundan dolayı: Mesela olay sokakta gerçekleştiğinde başka türlü bakardı insan. Ama bunlar kendilerini ‘seçkinler’ gibi görüyorlar. Sanat veya medya seçkindir zaten ve toplumun bir adım önünde olması lazım. ‘Bu ülkenin sanatı ve medyası bu haldeyse vay ülkenin haline’ diye düşünüyorsun. Yani bendeki ilk duygu acıma duygusuydu, öfkeden ziyade ‘ah yazık’ duygusuydu. Çünkü o kadar yazık ki...

O gece bir kesim onu takdir edip alkışlıyordu. Bir kısmı da, o kadar yazık ki... Mesela cehalet şu boyuttaydı, biri ‘Kürt diye bir şey yok’ diyordu.

Bu cehalet çok yakıcı ve acıklı. Şundan dolayı. Senin yanıbaşında devasa bir kültür ve bir dil var. Sen almışsın onun türküsünü  türkçeleştirmişsin orada burada okumuşsun türküleri ama ‘Kürt diye bir şey yok’ diye bağırıyorsun. Yani nasıl bir ezber? İşte bu da bir zehir. Hrant’a selam olsun bu anlamda.

Yani bu 100 yıllık, 200 yıllık bir zehirleme hali. Bunu öyle kolay değil akıtmak.

Şu sağduyu yok: Bu adam Kürt ama Türkçe üretmiş şarkılarını, Türkçe okumuş. Size bir tane de ana dilimde şarkı okuyacağım diyor ve ‘Cehenneme git’, ‘Atın bu adamı’ diye bağırıyorlar. Bu nasıl bir şey?

Ödülü aldı masanıza geri döndü, oturdunuz. Ahmet Bey’in masadan kalkış anı kameralarda ama sizi göremiyorum. O kapıya doğru yöneldiğinde siz onla birlikte yöneldiniz mi?

Konuşmasını yaptı. Masaya geldi. Masaya çatal bıçak atılmaya başladı. “Biz artık kalkalım” diyemeden, bir de baktık “10. Yıl Marşı” başladı. Birden herkes marşı okumaya başladı. Biz de “Biraz daha kalalım, çünkü bu defa da bu yükselen milliyetçilik ruhu başka bir sonuca taşır bizi” diye düşündük.

Bekledik. Marşını söyleyip rahatladılar. Ondan sonra biz kalktık.

Tabii, bizimle beraber salon boşaldı. Arkamızdan medya, kalabalık o izdihamda biz koptuk Ahmet’le. O asansöre yönlendirildi, gazeteciler tepesinde, asansörde “Gülten nerede?” diyor.  Asistan ve koruma arkadaşlara iyi olduğumu beni düşünmemesini söyledim. Arkalı önlü arabalarla peş peşe eve gittik.
Televizyonda ödül töreni devam ediyordu. Çünkü bir televizyon kanalı töreni canlı veriyordu. Birbirimize bakıyoruz. “Ne oldu şimdi?” Çünkü neden? Sahnede iki tane Kürt sanatçı barıştırılıyor. İbrahim Tatlıses ve Mahsun Kırmızıgül. Bunların ikisi “Hepimiz Kardeşiz” diye bir şarkı söylüyorlar.

Çok tuhaf bir duygu. Gülelim mi? Ağlayalım mı? Bu trajedi midir? Bu nedir? Biz oturup onlara baktık. Yani iki Kürt sanatçı küslermiş. Barıştırılıyorlar.

“Yazık bunlara” diye düşündük. Ahmet de aynı düşüncedeydi. Bu bizim normalimiz. Biz çünkü biliyoruz. Bu halk var. Bu dil var. Bu kültür var. Biz de bundan bahsediyoruz. Bu bizim normalimiz, onların anormali bu. Dolayısıyla biz birbirimize ne diyebiliriz?

Ahmet Kaya ödülü aldı ama mutlu olamadı sonuçta...

Onun zaten ödül umurunda değildi. Benim de değil. Bizim açımızdan hiçbir önemi yoktu. Ödül almaya gideceğimiz zaman da “Of yine kumaş pantolon mu giyeceğim, gömlek mi giyeceğim?” diye söylenirdi. Bir gün Ahmet'e gazetecilerden biri “Milletvekilliği teklifi aldınız mı?” tarzı bir soru soruyor, o da cevap olarak “Ya bunlar ne kadar sıradan işler, bizim mazbatamızı halk vermiş” diyor. Ne vekilliği, ne adaylığı...

Birkaç yıl sonraya, sürgün yıllarına gidelim. Çok merak ediyorum. 17 Ağustos depreminde siz neredeydiniz? O yıkımı, İstanbul'u gördünüz mü? Ahmet Kaya ne hissetti? Sürgün, özlem, gidememek...

17 Ağustos’ta ben de Paris'teydim. Birinci acı şuradan başlıyor. Melis Türkiye'de ve İzmit'teydi. Teyzesindeydi. Yani ablamlar İzmit'teler, Melis onlarda kalıyordu. Ben Ahmet'e gittim, ablam “Melis'i okula adapte edeyim, erken kaldırırım. Bizimle  kalsın” dedi. Birinci ağır olan şey buydu. İkinci ağır olan şey ise, Ahmet'in annesi ve iki ablasının yazlık evleri Çınarcık'taydı. Biz, depremi ilk duyduğumuzda hemen ulaşamadık onlara çırpındık, çırpındık... İkimiz de iki telefon kullanıyorduk. Yani biri Türkiye hatlı, diğeri Fransa hatlı. Bu dört telefonla kimseye ulaşamadık. Bütün hatlar kesikti kimseden haber alamıyorduk.

Çırpınıyorsun, uçak bileti arıyorsun, hiçbir şey yok. Ben bir an önce dönüp geleyim Türkiye'ye istiyorum. Biz orada bu kadar yıkım olduğunu anlamadık ilk saatlerde. Ama haber almak istiyoruz. İyi mi insanlar? Bir ara, Levent’te ofis, stüdyomuz, orada da kangal köpeklerimiz vardı, onlara bakmak için gece kalan bir çalışanımız vardı. En sonunda Ahmet onu düşürdü.

Şunu hatırlıyorum. Ahmet Ali’ye “Gerekirse yürüyerek git İzmit'e” dedi. Ali,  “Abi yollar kapalı”  gibi bir şey diyor herhalde.

O da dedi ki ona, “Yürüyerek gideceksin Ali. Gerekirse yürüyerek gideceksin. Ve bana Melis’ten haber getireceksin”. Ertesi gün öğleden sonra Ali telefon açtı. Melis'le konuştuk. Melis'in sesini duyduk. Bu arada biz Çınarcık'taki yıkımın farkında değiliz. Ulaşamıyoruz çünkü. Meğerse Ahmet'in annesiyle bir ablası İstanbul'a inmişler doktor kontrolü için. Onlar o sırada İstanbul'dalarmış. Ama bir ablası, iki kızıyla Çınarcık'taymış.

Şimdi hem annesinin evi yerle bir oluyor ama onlar İstanbul'dalar. Hem ablasının evi yerle bir oluyor... Yeğeni 25 yaşındaydı. Beş dil bilen inanılmaz bir kızdı. Sonra ben öğrendim. Yani Nurcan ablayı ve kızını kaybettiğimizi. Fakat küçük kız ortada yoktu. Onu da günler sonra göçükten sağ çıkardılar. Şimdi hâlâ Almanya'da yaşıyor. Okullarını bitirdi. Çok yetenekli. Şahane bir kız oldu ama annesi ve ablasını kaybetti.

O nasıldı? Gelemedi cenazeye, neler hissetti?

Ablasının cenazesine gelemiyor. Yeğeninin cenazesine gelemiyor. Annesi evlat kaybetti, torun kaybetti. Ahmet kardeşini ve yeğenini kaybetti. Her birimiz birilerini kaybettik. Melis kuzen kaybetti. Çaresizlik öyle kötü bir duygu ki. Ben gelemiyorum ama gelmem lazım. Melis, kendi ailem, Ahmet'in ailesi... Birimizin burada Ahmet’in yanında olması lazım. Bu defa Ahmet orada yalnız kalacak. Onu nasıl teskin edeceğiz?

Almanya'daki öteki abla geldi. Ölen ablanın oğlu da Almanya'daymış onlar geldi Paris’e. En azından onlar beraber oldu. İki kardeş, bir yeğen birlikte yaslarını tutarken ben Ahmet’i onlara bırakıp İstanbul'a geldim. Gittiğimde Melisler çadırda yaşıyorlardı. Ablamlar bir tarafta, Ahmet'in annesi bir tarafta

Göçükten çıkarılan yeğeni o zaman yedi yaşındaydı. Daha bilincinde değil; annesini ve ablasını kaybettiğinin... Yani berbat günlerdi. Şimdi hep ‘yüzleşme, yüzleşme, barış, barış’ diyoruz.

Kim kimin yaşadıklarını telafi edecek ki, biz barışalım? Nasıl barışacağız? Yani bu memleket bununla yüzleşiyor mu? “Biz bu günahları işledik. Bu ayıplar bize aittir” diyor mu? Yani hiç değilse içimizin birazcık huzur bulması adına. Bunu diyebiliyor mu? Demiyor.

Kendi tarihiyle yüzleşiyor mu? Yüzleşmiyor. O ayıplarla ve kayıplarla dolu, o yalancı tarihle. Yüzleşmiyor.

Peki bizden kendimizi nasıl hissetmemiz bekleniyor?  “Kürt diye bir şey yok, Kürtçe diye bir şey yok” dediğiniz şeyin devlet televizyonunu kurmuş. Kanalını kurmuş.

Fotoğraf: Berge Arabian

Ahmet Kaya’yı çok genç kaybettiniz; 43 yaşındaydı. Bugüne baktığınız zaman Kürtçe, müzik dinlemek de serbest, konuşmak da, Devlet Kürtçe kanal bile açmış...

Aslında değil biliyor musunuz? Hâlâ değil. Bence değil. O zihniyet yerli yerinde duruyor aslında. Sadece cesur değil. Birileri biraz gömüyor onu. Daha uygar davranma adına falan.

Çünkü o zehir dediğim şeyin idrak edilebilmesi için birkaç kuşak değişmesi lazım.

Burası çok kültürlü bir coğrafya. Buranın asli halkları vardır… Bunun idrak edilebilmesi için çok sağlıklı bir kuşağın yetişmesi lazım. Eğitimle, bu ezberler ile değil. Ona da bizim ömrümüz yetmeyecek. Nasıl el sıkışacağız bilemiyorum.

Kendine iyi bakmıyor diye Ahmet Kaya’ya sinirleniyor muydunuz? Büyük bir sağlık sorunu var mıydı?

Yok. Mide ağrıları vardı, bazen ilaç içiyordu ama EKG’de filan birşey çıkmazdı. ‘Sürgün hastalığı’ derler zaten. Aslında her şeyi kendi koşulları içerisinde değerlendirmek lazım. Sürgünde yorulması üzerinden yaşanan bir şey yani. Bu kadar gerilim, bu kadar stres. Sabahtan akşama kadar ana haberler... Ahmet Kaya konusu dizi, film gibi... Her gün bir gazete, bir manşet... Her gün başka bir manipülatif haber... Yani bütün bunlara kalbinin direnmesi çok zordu.

Giderken döneceğini mi düşünüyordu?

Her an!  Tabii ki o süre uzadıkça, mahkemeler sürdükçe... Yaklaşımlar belli: Ceza… “Bitse de dönsem” diyordu. Hep buraya dönme günü için yaşadı.
Ahmet çok deli doludur, Bir gece çıkıp gidebilirdi. “Gider hapiste yatarım, ne güzel oradan oturup beste yaparım” filan da diyebilirdi.
Ama can güvenliği yok. Adam buradan gitmeden tutuklandığında bile Metris’e götürdüler. Çetelerin olduğu yere, ben ne bileyim orada ne olurdu? Kalsaydı; Hrant'tan farkı olmazdı herhalde. Bundan çok eminim. O tehditler... Posta kutularındaki yazılar, gelen telefonlar...

Çocuklara göstermeden nasıl halletmeye çalıştınız?

Bazı gazetelerde sekiz sütun manşet atılmış: ‘Bölücü vatan haini şerefsiz’. Nasıl saklayacağız çocuklardan?

Yani çocukları korumaya çalışıyorsunuz... Bazen eve giren gazetelerdeki gündemden çocuklar etkileniyor. Evlerde neler konuşuluyor?
Bu gündemler çok ağır. Okul müdürüne gidip “Aman koruyun çocuklarımızı” konuşması yaptığımı biliyorum. Çünkü bazen çocuklar da zorbadır. Hani biz yetişkiniz. Ne yaptığımızın farkındayız...

Melis on yaşında falandı, bir gün bana, “Televizyonlarda anlatılan babam var. Bir de benim babam var. Benim babam, benim babam zaten. O kim, tanımıyorum. Anlattıkları benim babam değil” deyip ifade etmişti kendini.

                                            

Kategoriler

Kültür Sanat



Yazar Hakkında