7 Ekim’in üçüncü yıldönümü ve Batı

Makalenin adı, Berlin ve ondan önceki eyalet seçimlerine istinaden “Quo Vadis Alamanya?” olacaktı. Ne var ki meselenin boyutu o memleketi ziyadesiyle aştığından, Avrupa kıt’ası çapında, neredeyse her memlekette cereyan eden ya da edecek olan seçim havasıyla allak bullak olmuş siyasete toplu bir bakış daha mâkul olacak. Hele geçen gün BM’nin yıllık Genel Kurulunda 7 Ekim’in yıldönümü yaklaşmaktayken soykırımın başmimarı Netanyahu’yu İrlanda, İspanya ve Slovenya dışında iştiyakla dinlemekte bir sakınca görmeyen kıt’anın hâline bakmak…
İsrailseverliğini “Staatsräson” yani “İsrail’in güvenliği Almanya’nın temel millî çıkarlarındandır” diyerek akıl tutulması raddesine getirmiş olan Almanya ile başlayalım yine de, zira beteri yok. Dünün Yahudi Soykırımcısı bugünün de Filistinli Soykırımcılarının gönüllü ve ateşli destekçisi Almanya’nın muktedirlerinden söz ediyoruz.
Mâlum, faşist AfD partisi, Saksonya-Anhalt eyâletinde oyların neredeyse %44’ünü, iki hafta sonra ise Mecklenburg-Vorpommern eyâletinde yüzde 38,2’sini aldı. Büyük olasılıkla her iki eyâleti de yönetecekler. Ardından, AfD’nin ikinci zaferiyle aynı gece, Die Linke (Sol Parti) Berlin’de, fahiş kiralar, eşitsizlik ve dev emlâk şirketlerinin sahip olduğu yüz binlerce konutun kamulaştırılması talepleriyle yürüttüğü kampanya sonucunda yüzde 25,7 oy alarak birinci oldu ve hem eyalet hem de belediyeyi müstakbel bir koalisyonla yönetme fırsatını elde etti. Ve birdenbire Almanya’daki siyasî tartışma, Berlinlilerin sorunları değil, Die Linke ve antisemitizm yani Yahudi düşmanlığı suçlamaları etrafında şekillenmeye başladı. Die Linke dışında ve karşısındaki partiler işi, “eğer Die Linke Berlin’de hükümet kurarsa memlekette yaşayan 125 bin Yahudi Alman’ın hayatının tehlikede olacağı” hezeyanına kadar taşıdılar. Siyasî sisteminin altüst olduğu Almanya’da yegâne ve en acil sorun Yahudileri ve İsrail’i gözetmekmişçesine…
Bakalım Fransa’ya. 18 Nisan’daki cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları Eylül ayıyla birlikte tek gündem maddesi hâline geldi. Ne var ki bu gündem maddesi neredeyse sadece “Gazze soykırım mı değil mi, kim antisemit kim değil” üzerinden yürüyor. Adayların ezici çoğunluğu İsrailsever ve “Boyun eğmeyen Fransa” partisinin antisemit, Filistin ve İslâm destekçisi olduğundan memleketi yönetmek için gayrimeşru olduğu iddiasıyla kampanya yürütüyor. Halkın devasa sorunları ve tamamen tıkanmış siyasî ve iktisadî sistemin nasıl ıslâh edileceği pek öncelik değil. Örneğin, sürdürülebilirlikten tamamen çıkmış olan eğitim sistemine karşı aybaşında bir kez daha sokağa inen liseliler sorumlu muhatap arayadursun, hükümet liseli hareketinin arkasında “Boyun eğmeyen Fransa vardır” diyerek çıktı işin içinden.
Almanya ve Fransa kadar olmasa da Avrupalı memleketlerin çoğunda antisemitizm suçlaması, İsrailseverlik ve İslâm fobisi toplumların kendi sorunlarının önüne geçmiş durumda. Bu sıradışı “işbirliği” tesadüf değil elbette. Her yerde yabancı düşmanlığının maymuncuğu Yahudi düşmanlığı şayiası. Siyaset esnafı bitmez tükenmez bir Filistin-İsrail problematiğine saplanıp kalmış hâlde. Kamusal alanda “Filistin” sözcüğünü kim dile getirmeye yeltense derhal derdest edilebilir, hakkında soruşturma açılabilir.
Başta kıt’anın ağır topları sayılan Almanya ile Fransa olmak üzere İsrail’i ve soykırımı fâş edenler arasında bulunan hatırı sayılır Yahudi bilim insanları ve aydınlar, tıpkı diğer itirazcılar gibi ağır sansüre uğruyor. Bağnazlık öyle bir düzeyde ki kalıtsal antisemit faşist sağın ağzının içine bakıyor, gerektiğinde onunla iş tutuyor, İsrailseverlikte ve bunun alt metni olan Arap ve Müslüman nefretinde onunla aynı karede görünmekte beis görmüyorlar.
Esasen Avrupalılar tam üç yıldır kesintisiz süren Filistin faciasının özündeki siyonizmi reddetmeyi Kanada’nın kotardığı gibi bir antisemitizm biçimi olarak tanımlayıp suç sınıfına dâhil etmek için çabalıyorlar.
Dosdoğru söyleyelim: Batılı muktedirlerin indinde, Yahudileri Avrupa’da soykırıma uğratmış olmak, bugün Yahudi Devletine istediği gibi ve kimseye hiçbir hesap vermeksizin Filistinlilere soykırım yapma hakkı tanımak demek.
1945’te iki korkunç savaş sonrasında kıt’a “Bir daha asla” şiarıyla hem savaşa hem de soykırıma “hayır” diyordu. Bugün artık bu fiyakalı iddianın ne savaş ne de soykırımı kapsadığı anlaşıldı. Ve Filistin’den sonra insan, “acaba sıra kıt’ada yaşayan 50 milyon Müslümana da gelir mi” diye sormadan edemiyor doğrusu. Batı’nın İsrailleşmesi bu olsa gerek.



