NAZAR BÜYÜM

Nazar Büyüm

DÖNÜP BAKTIĞIMDA 

Gavur olmak kolay değil...(2)

Üniversitenin ilk yılında Fikret Adanır ve Murat Belge ile tanıştım. Hemen arkadaş olduk. Bu dostluk halen olanca sıcaklığıyla sürer.

Murat’ın başını çektiği bir grup, kızlar oğlanlar, ama daha çok kızlar, İngiliz Filolojisi Bölümü’nün koridorunda bir şeyler yapıyor, anlaşılmaz bir dilde şarkıya yakarıya benzer birşeyler söyleyerek vakur, ağır adımlarla yürüyor, sonra hep birden gülüşüyor, gülerken gene ırlamaya dırlamaya başlıyor, sonra gene kahkahalarla gülüyorlar.

Sonra bir gün Murat, Fikret’le ötekilere, “Yahu, Nazar galiba Ermeni, bu koridorda yaptığımız kilise ayini parodisinden alınıyor olabilir, eyvah!” demiş. Kulağıma geldi,

“Behey kerevizler, alınmıyorum da, anlamadım kilise ayini peşinde olduğunuzu, yaptıklarınızın hepsi yalan-yanlış, gelin size doğrusunu öğreteyim,” dedim, yüce gönüllülükle... Hatta bir ara Murat’la Fikret’i Kumkapı’ya Meryem Ana Kilisesi’ne bir yortu ayinine de götürdüğümü hatırlarım.

Üniversite yıllarından başlayarak çevremde pek çok insanın, bu ülkede yaşamış olsun olmasın, Rumlarla Ermenilerle ilgili hep iyi şeyler düşündüklerini, söylediklerini gördüm. Edindiğim izlenim, bu insanların Ermenilerle Rumları ülkedeki öteki halklardan daha gelişkin, daha uygar, daha ‘Batılı’ buldukları, onları ayrı bir kategori içinde değerlendirdikleri yönünde oldu. Buna yüksek öğrenim görmemiş halkta da rastladım; en iyi oto tamircisi, motorcu, parkeci, kartonpiyerci, mıhlayıcı, tesviyeci, ayakkabıcı, terzi, lakerdacı, meyhaneci, ahçı, gün gelir kendini, kendi zanaatını anlatırken, “Benim ustam Perşembe Pazarı’ndaki Garbis Usta’ydı. Dolapdere’deki Bedros Usta’ydı, Hasanpaşa’daki Mardik Usta gibisi var mı? Ben mıhlayıcılığı Çuhacı Han’da öğrendim. Ben Yorgo’nun meyhanesinde öğrendim bu mezeleri,” filan der.

Anadolu’da da öyle. O topraklarda kalan Ermeni nüfus da daha çok 1960’larda batıya, İstanbul’a, Avrupa’ya çekildi ya, bugün bana akran olanlar Ermeni komşularını çok net hatırlarlar. Daha eskileri de büyüklerinden duymuş öğrenmişler. Sivaslıyla, Kayseriliyle, Tokatlıyla, Diyarbakırlıyla, Malatyalıyla konuşun, bunlar gibi illere,  kasabalara gidin, “Aaah, ah, eski günler başkaydı, Ermeni komşularımızla hayat başkaydı,” gibi, hatta “Ermeniler gitti bereket bitti,” gibi sözler işitirsiniz.

Bu algılama, tabiatıyla, hâlâ bu ülkede yaşayan Rumlara Ermenilere büyük yük yükler... Öylesi bir algıya, imaja layık olma sorumluluğu. Ama göçüp gitmiş ecdada, onların bıraktığı ize-izlenime layık olmak kolay mı, hem geride kalanların anıları bir miktar abartılı olabileceğinden, hem de ... ooooo, nerde o eski Ermeniler, Rumlar!

Bir de batısı var Osmanlı Devleti’nin, Ege, Marmara, payitaht ve çevresindeki iller.

Buralardaki Rumlar, Ermeniler 19.yy ortalarından başlayarak Altın Çağ olarak adlandırılan bir dönem yaşamışlar sanatta ve edebiyatta. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde uygulama olanağı bulan pek çok proje, Gomidas’ları, Baba Hamparsum’ları, Osmanlı’daki Ermeni ve Rum mimarları ve o mimarların her gün içinde yaşadığımız, bu toplumun gözbebeği gibi bakması gereken yapıtlarını unutmuş olanlara (bu arada en çok da Ermenilere ve Rumlara) kalıcı bir biçimde, sergilerle kitaplarla hatırlattı. Bir düşünelim, ta 1850’lerden başlayarak zengin bir kültürel hayat, gazeteler, dergiler, tiyatro, fotoğrafçılık, resim, müzik, romanlar, şiir... Hele şiir, gelişkin bir şiir var, her bakımdan, biçim, içerik, anlayış... Örnekse, genç Ermeni şairler Türkçe yazanlardan çok önce keşfetmişler ince ruhlu olmanın, şair olmanın gerek-şartı sayılan ince hastalığı.

ՀԻՒՂԸ
                                 HÜĞI

Դաշտի ճամբու մը վրան,
  Taşdi campu mı vran,

Կամ՝ ստորոտը լերան,

       Gam ısdorodı leran,   

Ուղեւորին ժամանման
       Uğevorin jamanman

Ըսպասող հիւղն ըլլայի:

        Ispasoğ hüğn ıllayi.

….

KULÜBE

Bir kır yolu üstünde,

Eteğinde bir dağın,

Yolcu yolu gözleyen

Bir kulübe olaydım.

diyen Misak Medzarents (1886-1908).

 

Ի՞ՆՉ ԿԸՍԵՆ 
      İNÇ GISEN?

….                                      ….

Ինծի կըսեն.-«Միշտ տխուր ես»-         İndzi gsen -“Mişd dıhur yes”-

«Ինչպե՞ս չըլլամ, մեկիկ մեկիկ         “İnçbes çıllam, megig megig   

Թոթափեցան գլխուս աստղիկք...   Totapetsan klhus asdğig…

Արշալույս մը չանցավ սրտես»: 

     Arşaluys mı çantsav sırdes.”

….              ….

Ես ինձ կըսեմ.-«Ժամդ է հասեր,      Yes indz gısem,-“Jamt e haser,

Քու երկրորդ սև մորդ գընա՛ գոգ,      Ku yergrort sev morıt kına kok,

Գերեզմա՛ն, հոն գտնես դուն լո՛կ,    Kerezman! Hon kıdnes tun log,

Վարդեր, թրթռում, թըռիչ, աստղեր...»:  Varter, trtrum, tıriç asdğer…”

….

NE DİYORLAR?

….

Diyorlar ki, -“Hep üzgünsün,”

“Nasıl olmam, birer birer

Yıldızlar tepemden döküldüler...

Tek bir şafak doğmadı kalbimde.”

….

Ben kendime diyorum ki -“Vaktin geldi,

Yerin şimdi ikinci ananın kara bağrı,

Mezar! Orada bulacaksın sen ancak

Gülleri, ürperen, titreşen yıldızları.”

Bedros Turyan (1851-1872), şimdi Bağlarbaşı Ermeni Mezarlığı’nda ikinci annesinin koynunda yatan, tüm Ermeni aleminin neredeyse ezbere bildiği Dırdunç’un (Şikayat) şairi.

Ama gel de anlat onlara, o anıların eşliğinde senden de sıradışı olmanı bekleyenlere, zor iş, bunun bir ırk, soy işi olmadığını... Tarihin muhtemelen en çok baskı, zulüm gören ırkı Yahudilerin, o durumdan ötürü, ayakta kalabilmek için, nerede olurlarsa olsunlar, alanları ne olursa olsun, çevredekilerden daha çalışkan, daha üretken, daha dayanışmacı olmak zorunda kaldıkları için, çevrelerindekilerden daha çalışkan, daha üretken, daha dayanışmacı olduklarını... Bu, baskı altında kalan bütün ırklar, uluslar, topluluklar için söylenebilecek, doğru, geçerli bir ölçüttür.

Yoksa, toprak aynı toprak, iklim aynı iklim, bağ aynı bağ... Ermeni’nin şarabı pekmezi niçin daha makbul olsun? Pastırması ketesi niçin kaypak Müslüman’ı dinden çıkarsın?

Ama işte, İstanbul’un dört bir yanını donatmış mimarlar, müziğe benzersiz eserler  katmış besteciler, halkın anılarında derin izler bırakmış komşular, öğretmenler, yüzlerce esnaf, sanatkâr... Onların mirasçısı sayılmak, o mirası, o ağır yükü taşımak, öyle beklentileri karşılamak zor.

Bir ihtimal daha var: İktisatta, biliyorsunuz, bir “nedret kanunu” var, bir ‘meta’nın miktarı azalmışsa değeri yükselir. Ermenilerin de, sakın, kıymet-i harbiyeleri azalınca kıymetleri artmış olmasın?

Öyle ya da böyle, bu ülkede gavur olmak, bu bakımdan da kolay değil...