Anneannemi Gebze’de toprağa verdik, son günlerini geçirdiği Zehra teyzemin evine geldik. Gece geç saatlere kadar taziye için gelen giden eksik olmadı. Herkes çekildikten sonra biz bize sohbet ediyorduk ki Zehra teyzemin görümcesi Methiye abla bir ara konuyu Zehra teyzemle eşi Aydın Ağabey’in evliliğine getirdi; “biliyor musun annem bu evliliğe karşı çıkmıştı, engellemek için elinden geleni yaptı ama engelleyemedi” dedi. İlk defa duyuyordum, merak ettim nedenini sordum.
Şöyle anlattı: “Biz Maden’de sizinkilerle yakın komşuyduk. Ağabeyimin gönlü Zehra’ya düşmüş, evlenmek istiyordu, Zehra da onu seviyordu. Babam Zehra’nın gelini olmasını çok arzu ediyordu ama annem, ben oğlumun onunla evlenmesine razı değilim, onun ‘soyu bozuk’ diye karşı çıkıyordu. Sonunda annemin değil babamın istediği oldu, Zehra bizim eve gelin geldi.
Gel zaman git zaman beni de Çermikli Hacı’ya verdiler. Hacı’nın annesi de senin anneannen gibi çocukken alınmış, Müslümanlaştırılmış bir Ermeni kızıydı. Yani annem oğluna “soyu bozuk” gelin istemezken kızını da “soyu bozuk” bir oğlana verdi. Zaten bizim oralarda “soyu bozuk” olmayan da pek yoktur” dedi, yüzüne acı bir gülümseme yayıldı.
Ah benim canım anneannemi; ben bildim bileli beş vakit namazında, orucunda, seccade üzerinde duasını eden, dürüst, adil, yardımsever, komşularının ve tanıdığı herkesin yardımına koşan, dedemin deyimiyle “doğana beşik, ölene tabut” anneannemi, damgalamışlardı bir kere, “soyu bozuk” diye mimlemişlerdi ve aradan ne kadar zaman geçerse geçsin unutmuyorlardı, çocukları da mimliydi.
Sonra durdu düşündü ve “biliyor musun, benim gelin gittiğim evin ahırında bir piyano vardı, hiçbirimiz sormadık, bu piyano nereden geldi diye, sonra biz Çermik’ten ayrıldık, o piyano ne oldu bilmiyorum” dedi.
Bu sözler üzerine dikkatimiz, “soyu bozuk”tan ahırdaki piyanoya yöneldi. Sahi piyano neden ahırdaydı, ahırın bir köşesine saklayıp çürümeye terk ettiklerine göre, piyanonun sahibi değillerdi, o halde sahipleri kimlerdi, piyanoyu kimler kullanmıştı ve onlara ne olmuştu? Piyano bu ahıra nasıl gelmişti? Ya da bu evin sahiplerine ait ise onlar neredeydi?
Biz bu soruları sorar üzerinde düşünürken Mediha Hala köşesinden sohbete katıldı ve şunları söyledi: “Önce erkekleri, sonra kadınları Düden’deki dipsiz kuyuya attıklarında Müslüman ahalinin hemen hepsi, kadını, çocuğu, erkeğiyle Ermenilerin evlerine girmiş neleri var neleri yoksa talan etmişler. Kap, kacak, yatak yorgan ne varsa artık, bu piyano da onlardandır bence” dedi.
Sonra anneannemin Çermik’te Ermenilere ait başka piyanolar hakkında anlattıklarını hatırladım.
Ortama ağır bir utanç ve hüzün bulutu çökmüş, bakışlarımız yerdeki halıya sabitlenmişti, birbirimizin yüzüne bakamıyorduk.

Düden ve Çocuklar
Çermikli Mehmet Bakır telefonumu bulup beni aradığında, dedesinin de 1915’te alınıp Müslümanlaştırılan çocuklardan biri olduğunu ve Çermik hamam başında Habab’lı kafileden alındığını anlattı, yani onun dedesiyle benim anneannem aynı köydenmiş.
Çermik’te buluştuk, Mehmet bizi 1915 öncesinde Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı mahallelere götürdü. Bir yerde durdu ve “burada bir kilise varmış, yıkmışlar, kilisenin kalıntısını da yıllar sonra tamamen yıkıp temizledikleri sırada kilisenin bacasının ayakta kalmış kısmının içinden yüzlerce kitap çıkmıştı. Ermeniler bu kitapları bacaya saklamış, üstünü de kapatmışlar” dedi, devam etti:
“Bacaya kepçeyi vurduklarında kitaplar sokağa dağıldı, o kadar çok kitap vardı ki, buralar tümüyle kitapla kaplandı. Çoluk çocuk kitapları yırtıp sayfalarını sobada yakmak üzere evlerimize götürdük, bir kısım sayfaları rüzgâr uzağa götürdü, sonuçta yüzlerce kitaptan geriye bir şey kalmadı” dedi.
İçim parçalandı, kitaplarıyla, piyanolarıyla, kiliseleriyle koca bir kültür yok edilmiş, Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları Kale ve Tepe mahallelerinde her şey yıkılmış, bütün izler yok edilmiş, yeni evler ve binalar yıkımın üzerinde kurulmuştu.
1915 öncesi Çermik nüfusunun %35’ini oluşturan Ermeniler, tehcir denilen ölüm yolculuğuna çıkarılmamış, Çermik’le Çüngüş arasındaki Düden denilen dipsiz kuyuya atılarak yok edilmişlerdi. Düden’e canlı canlı ya da süngülenerek atılanlar Çermik, Çüngüş ve o yörenin bütün Ermenileriydi.
Mehmet’in de içinde olduğu küçük bir grup olarak daha sonra Düden’e gittik. Yolda ve özellikle oraya vardığımızda duyduğum acıyı anlatabilmem mümkün değil.
Düdenin görüntüsü uzaktan bile ürkütücü. Çevresine göre çukurda kalan bu volkanik çukur, derin bir yarık, derine inen devasa bir mağara ağzı gibi.
Yarığın bulunduğu arazinin üç tarafı boş ama biraz yüksekte kalan tarafına, yarığın yaklaşık 100 metre ilerisine kocaman bir bina yapılmış.
İnanılır gibi değil, bu koca bina çevre köylerin bütün öğrencilerinin taşındığı bir ilköğretim okulu!...
Okulun bahçesinde oynayan çocuklar, bizi görünce koşarak yanımıza geldiler, yarığın ağzına kadar indiler ve inmeden ellerine büyükçe kaya parçaları aldılar, bize bu yarık hakkında bildiklerini anlatmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. “Ermenileri buraya atmışlar!” diye mağara ağzını gösteriyor, ellerindeki kaya parçalarını yarıktan aşağıya atıyor, sesini dinlememizi istiyorlardı, tarihi bölgelerde turistlere bilgi vermek için birbirleriyle yarışan çocuklar gibi…
Ermenileri Güllü Ağa ve adamlarının bu dipsiz kuyuya attıklarını söylediler. Kimdir bu Güllü Ağa diye sorduğumuzda, “çok zengin bir adamdır. Ermenilerin bütün altınlarını almış” diye cevap verdiler.
Düden’in başında hissettiğim acı katmerlenerek büyüyordu.
Bütün bu yaşananların çocuklar üzerindeki etkilerini düşündüm sonra. Bu işin uzmanı değilim ama en azından bu bilgilerin çocuklarda, “güçlüler güçsüzleri kuyulara atarlar, yok ederler, altınlarına el koyarlar, kimse de hesap sormaz” algısını güçlendirdiğini söyleyebilirim.
Koca bir medeniyete, koca bir halka vahşi ve vicdansız yöntemlerle kıydıkları yetmiyormuş gibi yeni yetişen çocuklara, bu şiddetin ve vahşetin mekânının yanı başında “eğitim” adı altında cezasızlığı ve adaletsizliği öğretiyorlar, bu eğitim sisteminden yarar umuyorlar.
Ne acıdır ki kurdukları sisteminin korkunç sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. Şiddetin sisteme içkin yapısal bir sorun olduğunu kabul ederek adım atın ve bari çocuklara kıymayın efendiler.
Soykırım kurbanlarının anısına saygıyla.


