Anayasa askıya mı alındı?

Ülkedeki kimi davalardaki yargısal pratiğe, soruşturma, kovuşturma, infaz sistemi uygulamalarına baktığımda sık sık şu soru geliyor aklıma: Darbe dönemlerinde olduğu gibi Anayasa askıya mı alındı?
Zira anayasanın askıya alındığı ilan edilmeksizin toplumun belirli kesimlerinin anayasal hakları, anayasal hükümler askıya alınmış gibi görünüyor. Anayasanın bir hükmü kalmamış gibi.
Giderek artan ölçüde vatandaşlarının önemli bir bölümünü, bir hak ve hukuk öznesi olarak değil, haklarından arındırılmış çıplak bir nefret nesnesi, bir tehdit olarak gören, anayasayı ve yasaları açıkça bizzat ihlal eden bir yargısal pratikle karşı karşıyayız.
Son örnekten başlayayım.
Gezi Parkı davası hükümlülerinden Çiğdem Mater ve Mine Özerden, Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan, kendilerine, ailelerine ve avukatlarına herhangi bir bildirim yapılmaksızın bir sabah apar topar İzmir Şakran Cezaevi'ne yollanıverdiler, üstelik bir gerekçe de bildirilmeksizin.
Her gün o kadar çok kişiyi tutukluyorlar ve tutukevlerine yolluyorlar ki, sanırım tutukevlerinde yer kalmadı ve yine sanırım ki önümüzdeki dönemde tutuklamalar hız kesmeden devam edecek, bu nedenle hükümlüleri naklederek gelen tutuklulara, gelecek olanlara yer açıyorlar.
Farz edelim ki bu sevkin gerekçesi budur ama neden kendilerine ya da avukatlarına bir tebligat yapılmadan, ailelerine haber verilmeden bulundukları il sınırlarının kilometrelerce uzağına, gönderildikleri yer bakımından ulaşımın, erişimin zorluklarla dolu olduğu bir cezaevine yollanıyorlar?
Mater'in avukatı Hürrem Sönmez, "Bu insanlar İstanbul'da doğup büyümüş insanlar, aileleri, avukatları burada. Ailelerin ziyaretleri zorlaşacağı gibi kendileri orada cezaevinin ötesinde ayrı bir izolasyon durumu da yaşayacaklar. Devlet vatandaşına kötülük yapmaz diye düşünmek istiyorum, fakat bu yapılan bir kötülük" demiş.
Tamamen katılıyorum ve ekliyorum:
Bu yapılan eziyet, psikolojik işkence, insan haysiyetiyle bağdaşmayan cezalandırıcı bir uygulama. Oysa insan onurunu, fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü korumayı amaçlayan ve hiçbir koşulda istisnası ve sınırlaması bulunmayan işkence ve kötü muamele yasağı mutlak haklardandır ve bu hak, anayasanın 17. maddesi ile hüküm altına alınmıştır.
Bu yasak, fiziksel şiddetin yanı sıra psikolojik baskı, onur kırıcı cezalar, insanlık dışı muameleler ve yaşam standartlarını insan onuruna aykırı boyuta düşüren her türlü uygulamayı kapsar.
Bu yasağa aykırı davranışlar aynı zamanda bir suçtur ve bu suçlar zamanaşımına uğramaz. Ama ne yazık ki anayasanın bu hükmü bizzat yargısal makamların bir kısmı tarafından ihlal edilmekte, bu mutlak yasak çiğnenmektedir.
Çiğnenen yasak sadece işkence ve kötü muamele yasağı mı? Değil elbette ben şimdilik iki örnek üzerinde duracağım.
Mesela son zamanlardaki uygulamalara baktığımızda, Ceza Muhakemesi Kanunu’unda düzenlenen ifade alma ve sorguda yasak usullerin bazı savcılarca bizzat ve açıkça çiğnendiğine tanık oluyoruz.
Bu yasa maddesine göre, şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikteki her davranış, kötü davranma, tehdit, kanuna aykırı bir vaatte bulunma, ruhsal müdahale yasaktır.
İBB tutuklularından Fatoş Pınar Türker’in duruşmada anlattıklarına bakılırsa, soruşturma savcısı çocuklarını bir daha görememekle, malını mülkünü almakla tehdit etmiş. İşte kanun tam da bu sorgu usulünü yasaklıyor.
Türker’in anlattıkları, bununla da sınırlı değil, aynı zamanda, adil yargılanma hakkının en temel haklarından biri olan savunma hakkını, avukat desteğinden yararlanma hakkını ihlal ettiğini kanıtlar nitelikte. Avukatına haber vermeksizin, yanında avukatı bulunmaksızın savcı karşısına çıkarılıyor ve ifade vermesi isteniyor.
Türker’in ben avukatıma bir danışayım dediğinde söyledikleri tutanağa geçtiği biçimiyle aynen şöyle:
“Böyle yaptı: ‘Hâlâ’ dedi, ‘avukat diyorsun bana’ dedi. ‘Sen’ dedi, ‘bu kafayla bir daha’ dedi ‘çocuklarını asla göremeyeceksin’ dedi.”
Savunma hakkı, kişilerin yargı organları önünde kendilerini savunma, avukat desteğinden yararlanma ve adil yargılanma şansına sahip olmasının anayasal teminatıdır.
Avukat, bu hakkın kullanılmasındaki en büyük güvencedir; yasal işlemleri denetler, iddialara karşı delil toplar ve müvekkilinin haklarını en iyi şekilde korumak için bağımsız savunmayı temsil eder.
Savunma hakkı ve bir avukatın yardımından yararlanma hakkı anayasal bir haktır ve bir ülkede yargı varsa bu hak, yargısal makamlar tarafından titizce gözetilir.
Ardından yine İBB davası tutuklularından Elif Güven’in duruşmada söylediklerinden haberdar olduk.
Şöyle diyordu Elif Güven, “Bu kadar güven duyduğum bir makamın, benim irademi sakatlayacak şekilde bir süreç yürütebileceğini gerçekten hiç düşünmedim. Bunu özellikle söylüyorum çünkü savcılıktan böyle bir şey beklemiyordum. Tamamen baskı altında hissettim kendimi. Bir süre sonra ağlamaya başladım.”
Sonra devamında şunları eklemişti: “Bakın burası çok önemli. ‘İstediğim gibi konuşmuyor, içeride kalsın’ dedi. Ben gerçekten şaşkındım. ‘Nasıl yani Sayın Savcım?’ diye düşündüm. ‘Bunun bir hukuku yok mu?’ Ama o anda söyleyemedim.”
Bunun bir hukuku yok mu, diyor ya Elif Güven, var elbette, ama bunun için yargının egemen gücün sopası gibi değil bağımsız ve tarafsız bir erk olması lazım.
Bunun için amacı adaleti gerçekleştirmek, bireylerin haklarını gözetmek olan ve meşruiyetini toplumdan alan bir yargı lazım.
Biliyoruz ve her gün acı deneyimlerle yaşıyoruz ki bir ülkede hakimlerin ve savcıların olması o ülkede yargının olduğu anlamına gelmiyor.



