hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan
koşar gibi yürüyüşün
karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün
hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatin
karanlık boşluklarında akıp giderken zaman
adımla nasıl berabersem öylece beraberiz
seninle her saat seninle her dakika
seninle her saniye
gönlümüz mutluluğa inanmış olmanın gururuyla rahat
koltuğumuzun altında birer dinamit gibi kellemiz
ve sonra her zaman her ölümlüye
aynı şartlar altında kısmet olmayan
gerçekleri görmenin aydınlığı alınlarımızda
hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın
Attila İlhan
"Sesini hatırlamasak bile söyledikleri aklımızda kalacak. İnsan istese bile babasını unutamaz ki.”
Yemek konusunda bir deha olmadığımı hep söylerim. Mutfağı, yemeği, yemeyi ve yedirmeyi, bonus olarak da pişirmeyi çok seviyorum. Yaptıklarımı paylaşmayı en çok severim. Kah göz hakkı, kah "kokmuştur, bir yeri şişmesin", kah canı çekmiştir bahaneleri ya da yekten içimden geldiğinden yaptıklarımı dağıtırım. Bu dağıtımı benden uzak kişilere yapmak için ise şöyle bir yöntem buldum: Tariflerimin üzerine bir tutam baharat niyetine yaşanmışlıklarımı kondurup uzun uzun içdökümü şeklinde bitirememecesine, paragraflarca, sayfalarca, anılarca yazıyorum.
Yemek başlı başına bir sanattır, doymak içindir, keyf içindir vs hepsi tamamdır, eyvallah. Ama yemek aynı zamanda bir şekilde anıdır, anma şeklidir. Bir manası olduğuna inanırım her pişirmenin. En azından benim için. Yemek yaparkeni bırakın, tarif verirken dahi yemeği yaşayan bir babanın kızıyım. Cep telefonlarının henüz internetlenmediği dönemlerde bizim “telefonlaşma” rutinlerimiz vardı. Zamanlama olarak Pazar kahvaltı sonrası, öğlen vakti Skype üzerindendi bu görüşmeler. Görüntülüydü evet, o kadar da eskiden bahsetmiyoruz ayol. Kah mutfak setine, kah ütü masasının karşısına, ender olarak da masaya kurardım laptopu, bir saatten az olmamak üzere muhabbete dalardık. Ben o görüşmeler esnasında ne yemekler yaktım, pardon yaptım, ne dağ gibi ütüler bitirdim, ne faturalar ödedim... Taa ki mamam babama “hade kapat, kız aradı, çok yazmıştır” diyene kadar konuşurduk, sonra film kopardı elbette.
Neyse efendim, bu konuşmalar boyunca sürekli birbirimizi doldurup dururduk. Hayır, gaza getirmek manasında değil, bilgiyle doldurmaktan bahsediyorum. Ve her konuşma “ayının 40 şarkısının da armutla ilişkisi gibi biz Ermenilerin muhabbetlerinde yemeğin ve mutfağın hakimiyeti” ile sonlanırdı muhakkak. Aşağıda uzun uzun anlattım gusto meselesini, ama damak zevki sahibi olup aynı zamanda tutucu olmamak da çok mühim bir meziyet kardeşim. Ne dersem anında not alır, muhakkak denerdi. Sonuçta Anadolu'nun her köşesinde, en ücra köylerinde dahi konaklamadan önce nerede ne yenileceğini anlatır, bunu organize ederdi. İşte bu adamla büyüyünce, yemek konusunun en dev hobim olması kaçınılmazdı. Keşke az biraz gustosundan da sebeplenebilseydim, maalesef o bende yok.
İşte bu yüzdendir ki yemek edebiyatı diye bahsi geçen şey, benim için bambaşka bir manaya sahip. Öyle bir romanda yemek kültürü anlatmak gibi değil ya da bir yemeğin tarihini, coğrafyasını vs yazmak değil, yaşanmışlıklarla mutfağı birleştiren bir gücü kaleme dökmek gibi deneysel bir alan açılmalı ve daha çok yazılmalı bence. Basit bir tariften öte, fotoğraftan ziyade. Ben bu sefer tam da bu bağlamda düşünerek, bir babalar gününün mutfak seven bir kız çocuğunun aklına babasını nasıl getirebileceğini anlatmaya çalıştım elimden geldiğince. En sevdiği değil, en gıcık olduğu cinsten bir tarifle de bitireceğim bu yazımı. Bu seferki tarif bir “Ermeni klasiği” olmayacak, daha global olacak, sırf rahmetliye gıcıklığımdan...
"Sen gittin, dünya başka bir yer oldu."
Çok, çok fazla yıl önce, henüz hayat güllük gülistanlıkken, saçma salak bir sevgililer günü overdose'unda "uleyn vicdansız dümbükler, anasızlar analar gününde, babasızlar babalar gününde siz saplar kadar ağlamıyor..." yazdıydım. Arkasındayım hala. Sevgilinin biri gider biri gelir ya da gelen kalır işte, beraber yaşlanmayı planlarsınız. Olay bu kadar net. Ama ana-baba öyle mi? Gidiyorlar fikrimizi sormadan, aniden. Oğlum, 9,5 yaşındaki cüce, babamı kaybettiğimde bitirmişti beni "ölüm de hayata dair mamacığım, öyle dediler okulda, üzülme..." diyerek.. Öğretmişler... Öğreniliyormuş demek...
“Ne insanlar var ki yürür hayat patikalarından geçer izsiz.
Ne insanlar da vardır ki dokunsa su birikintisine bırakır bir deniz…”
Geçenlerde çoktandır heveslendiği roka üstü olgun çilek kombisini salatada denedim. Çilek deyip de geçmemek lazım, köyümün yerel tarla çileği nasıl da mis kokulu. Rahyasının bildiğimiz rokadan daha hafif olmasından kelli çok da rokaya benzetemediğim yeşilliğe biraz taze nane de katıp çilekleri doğradım. Çilek ziyadesiyle tatlı olduğundan şeker eklenmiş gibi oldu; ben de tuz, zeytinyağı ve balzamiko sirkeyi esirgemedim haliyle. Sonuç mu? Nasıl kötü olabilir ki? Laf aramızda sirkeye rağmen çilekli rokayı, sarımsağa rağmen de avokadolu cacığı bol bol gömen kızıma gülümserken aklıma geldi -sanki aklımdan çıkıyormuş gibi- babam mutfakta yeniliklere ve yeni deneyimlere çok açıktı. Tahammül sınırlarını zorlayan tek şey, tuzlu-tatlı kombinleriydi. Çilekli salataya kesin şarlardı. Evime ziyarete son geldiğinde özene bezene yaptığım Uzakdoğu usulü ananaslı tavuğu ayıp olmasın diye yediği gibi tadına şöyle bir bakardı ama rakı masasına kavun çıkarınca veya nutellaya/reçele beyaz peynir katınca yüksek volümden söverdi.
Ne eğlenirdim ama onu kızdırırken...
Gusto ve prensip eşittir Sarkis Seropyan idi. En mühimi, tek tartıştığımız prensibi ise meyvenin yemekten sonra yendiği ve yemek masasında, yemek bitirilmeden yeri olmadığıydı. İşte rakı, beyaz peynir ve kavun üçlüsü bu yüzden pek yer bulamazdı bizim masada. Veya balkabağı çorbası mesela.
Balkabağının tatlısı yenir, meyvenin çorbası mı olurmuş?
veya
Kavun meyvedir, yemekle değil, yemekten sonra yenir, gustoma ters şeyler yapmayın! diyen sesi kulaklarımdayken bir meyve olan avokadodan sos yapıp yemek masasına koymam da sırf onu sinirlendirmek içindi. Evet, bunu da yaptım. Gerçi niçin kabakla, sumak ekşili meftune yaptığını hiç soramadım kendisine ama olsun...
Baba, bi kabak çorbası yaptım, parmaklarını yersin...
Ne kabağı?
İşte hani tatlısı da yapılıyo ya, balkabağı, onun bi çeşidi var...
Oğlum, kabağın çorbası mı olur, abuk subuk konuşma...
Ama bu çorba için özel ka...
Lan kabağın tatlısı olur, kaymaklı, cevizli... Çorbayı nerenden uydurdun?
Ama ama içine muskat da koydum çok lezzetli...
Kendin iç, kabağın çorbası mı olur be, ancaşag! (Ermenice zevksiz, gustosuz)...
"Ben hala her şeyi sana anlatacakmışım gibi biriktiriyorum..."
Bir gün, arabada radyonun sesi sonuna kadar açık, çalan şarkıya eşlik ederken, karşıdan gelen arabanın şoförünün virajda niye bana dehşetle baktığını anlayamamam çok doğaldı. O ritim overdose'unda araba sürerken meğerse omuz ata ata çalan müzikten de yüksek volümle eşlik ediyormuşum şarkıya. E arabada da tek başıma olunca, elin İsviçrelisi ne anlasın omuz atmaktan, şarkı söyleyen şoförden, manyak sandı herhalde. O dönem kulaklıkla arabada cep telefonuyla konuşma da henüz keşfedilmemiş, resmen kendi kendine konuşup omuz atan bir manyak geliyor karşıdan, düşünsenize? Hayır, değilim desem de yalan ama işte ne bileyim...
Babam olsa ya “şoşort” ya da “gollig” derdi kesin ve o kadar da haklı olurdu ki...
"Boşuna canınızı yakmaya çalışmayın. Kas ağrısı değil bu, ölüm acısı. Bir günde geçmeyecek. Kırk günde de geçmeyecek. Ama bir zaman sonra, bugünkü gibi hissetmeyeceksiniz. Geçtiğinden değil. Kabullenmekten hiç değil. Alışmaktan. Yokluğuna değil, acısına alışmaktan."
Mutfak aşkı başka bir şey kardeşim. Sürekli bir not alma hastalığı, sağa sola çiziktirme, olmadık zamanlarda ortamı sessiz hale getirip televizyonda yayınlanan kel alaka bir tarifi yazmaya çalışma. Hiç olmadı Arda'yı izleyip ipuçlarını not etme. Kızının Koreli arkadaşından lokal turşu tarifi alma, hatta elinde Kore acı biberi olmayınca isotla yapmaya kalkışma. İşte bütün bunlar mutfak aşkı yüzünden.
Babam ölünce kenarından köşesinden bir çöp bile çıkmadı. Tertemiz yaşadı, tertemiz de öldü. Ne atılacak bir kıyafeti, ne bıktıran bir kalabalığı çıktı çıkınından. Bazı şeylerine çaktırmadan el koydum. Yemek notları aldığı, parça pinçik olmasın diye de bir deftere yazdığı tarifleri fotoğraflayıp koymuşum kenara. Misal Kore turşusu Kimçi. Defalarca denenmiştir tarafından. İsot ya da pul biber kullanıldığında tarifsiz ve manasız bir acı oluyor, rengi de çok iştah açıcı olmuyor, dolayısıyla mutlaka kore biberiyle yapılmalı (gochugoru). Her şeyi not etmiş adam. Ben Arda’nın Mutfağı’na hiç bakamazdım, sevmezdim. Babamdan sonra bakmaya başladım, sevdim bile, sırf o da seviyordu diye.
"Dünya kocaman bi'yerdi ama benim sığacağım bi'yer yoktu galiba..."
Efendim, envai çeşit biber almışız, paprikasından çarlistonuna, padronundan kıl köy biberine, bilmemnesine, hepsini kızarttım. Kabuğu çabuk soyulsun diye epey karartmışım. Kabuklu yenmez çünkü biber kızartması. Hepsi özenle soyulur, tabağa dizilir, acı olması tercih sebebidir, sonra tuzlanır, üstüne sirke dökülür, acı değilse pul biber homojen bir biçimde serpilir. Sonra o biberler koca bir somun ekmekle löpletilir. En azından babam öyle yerdi. Bizde öyle bir damak zevki ve sabır olmadığından, kabuğuyla löp löp yutabiliriz, ama kendisi gayet prensip ve gusto sahibiydi. Biber kızatırken babamın bu özenle hazırladığı biberleri nasıl iştahla yediği geldi gözümün önüne. Sonra da, son günlerinde şahit olduğum iştahsızlığı. En sevdiği çorbadan bile iki kaşık yedirememiştim...
Koca adam çorbayı çok severdi. Hani her yemekte olsa, ne olursa olsun, ne çorbası olursa olsun içerdi. Tok bile olsa içerdi sıcak bir çorba. Hatta çorbaya ekmek doğrayıp papara misali, öyle kaşıklardı. Çarşamba, eskiden gazetenin uzun çalışma günüydü. Gecenin bir yarısı veya sabah karşı sessizce gelirdi eve. Uzun zamandır çarşambaları anahtarla açtığı kapının sesini özlüyordum. Vakitlice geldiğinde mutlaka bir çorba lüpletirdi.
Aniden son salı gününü beraber geçirdiğimizi hatırladım. Hastaneden çıkmıştık, iyileşince çıkılır ya hastaneden, iyileşecek sanmıştım. Meğer son haftasıymış. Eve varınca, kendine gelsin diye yemek aldım gidip. Domates çorbası aldım, kaşarlı. Kaşık kaşık yedirdim. "Aç öleceğime tok öleyim" diyecek kadar midesine düşkün adama, son günlerinde kaşık kaşık yemek yedirmek, o yedirdiğimizi bile yutamadığını görmek nasıl acı veriyordu... Zaten içemedi, ben yutkuna yutkuna ağlaya ağlaya bitirmiştim soğumuş çorbayı. Son çorbası ve hatta son yemeğiymiş o. Sonrasındaki 4 gününü serumlarla geçirmiş, söylemediler bana aradığımda. İşte çorba dendi mi, çorba pişirdim mi, hele ki domates çorbası, o sıvı boğazımda taş olur tam da bu sebeple.
“Şarap durdukça yıllanıyor da, acılar yıllar geçtikçe duruluyor mu?”
Gusto ve prensip dedim de, adamın olmazsa olmazları vardı. Artık onlarla mutfaktayım çoğu zaman. Mesela, yeşil salata diri olacak, incecik kesilip tuzda bakletilip gebertilmiş kıvamda değil, kütür kütür ve çatala gelir olacak. Eğer yeşilse salata, kesinlikle limonlu olmayacak, yağı, sirkesi, tuzu bol olacak ki yensin. Yoksa tabakta kalır öyle. Çoban salatasının soğanı önceden piyaz doğranıp tuz ve sumakla mıncıklanacak, gebertilecek, sonra, yıkamadan salataya katılacak. Salata kesinlikle sirkeli ve bol zeytinyağlı olacak. Sirke de heyallah bir marka değil, Vefa marka üzüm sirkesi! Sonradan nar ekşisi de katmaya başlamıştı sirkeye ek olarak. Salata bitince dahi suyu/sosu ya kase kafaya dikilerek, ya dilim ekmekle şamandıra yapılarak ya da kaşıklanarak bitirilmezse günahtır. Salatayı kendi ya da ben yapmışsak, kesin bitirilirdi. Anam yapmışsa kesin malzemesinden çaldığından artardı.
Bir kış tatilde denk geldiğim salata açık büfesine haşlanmış beyaz fasulya, soğan, yeşillik felan koymuşlar. Daha da Mart 2015’in üzerinden çok vakit geçmemiş, kış tatillerimizi kah Facebook postu, kah fotoğraflı e-posta, kah Skype üzerinden kendisiyle paylaşamıyor olmamızın ağırlığı henüz taze üzerimizde. Öyle bir ruh halinde okuyun yani. Ne diyordum? Beyaz fasulya. Aldım tabağıma, üzerine tabii ki jülyen (piyaz doğrayacak halleri yok ya Evropa’nın dağında) soğan, bol maydanoz, yeşil salata, pul biber (evet ondan da vardı), bol zeytinyağı, sirke, tuz. Oldu mu size okkalı bir Sarkis Seropyan piyazı?
Anne terliği, bebek kokusu kadar baba salatası, baba piyazı da vardır, kesin bilgi, yayalım.
"Gözlerinde sevgiyi hep görürdüm ama iyi bir şey yaptığımda, gözlerinde gördüğüm gururu anlatmaya kalemim yetmez. Artık onu gururlandırmayacaksa, iyi bir şey yapmamın ne önemi var ki..." (Levon Bağış)
Hiç mıncık mıncık, yılış yılış sevilen bir evlat olmadım ben. O severdi, biz anlardık derinden. Sevgimiz sözlere dökülmezdi hiç, dökülmedi de ölene kadar O. Belki de bu yüzden vedamız bile mesafeliydi sanki. Bu mesafeli veda, ölümden çok acıtır oldu aylar ve hatta yıl sonra... Ama bilirdik, severdi O kendince hep, gösterişi sevmediğindendi göster(e)memesi.
Eğer adın geçtiğinde gözlerinin içi gülüp daha da bir dikleşiyorsa sırtı oturduğu yerde dahi, yüzüne belli belirsiz bir gurur yerleşmiş, dudaklar da yukarı doğru kıvrılıvermişse tamamdır, seviyordur. Hep babasız büyümenin sonucu sandım bu uzaktan sevmenin en güzel aşkı gösterdiğini. Ama meğer nev-i şahsına münhasır bir şeymiş.
Önünde bir rol modeli olmadan, içgüdüsel bir şekilde bildiğim en mesafeli ve fakat en şahane babalığı yapmış olan bir adamın kızı olmanın gururu ile, babalığın hakkını veren tüm babaların günü kutlu olsun!
Balkabağı çorbası
Malzemeler:
1 orta boy Hokkaido kabağı
Yemeklik krema
Muskat
Tuz
Karabiber
Kruton
Önnotlar:
Patates, havuç, soğan, sarımsak katanlar var, ben katmam.
Krema yoksa süt de olur.
Hokkaido kabağı dememe takılmayın, siz iki dilim bildiğiniz balkabağı kullanın. Bizde olan bu diye bu malzemeyi verdim. Bir de pratik, kabuğuyla pişip kabuğuyla yeniyor.
Krutona da çok takılmayın, görüntü, laf, şekil olsun diye. İsterseniz ekmek doğrayıp yeyin.
Efendim bizde böyle minnak lastik top ebatında tatlılık (ya da çorbalık) balkabağı cinsleri var. Bunların en pratiği hokkaido olanı. Çünkü kabuğu da yeniyor, aşırı kolay pişirmesi.
Tarif:
Ben eskiden balkabağını iri dilimler, az su ile haşlayıp blender’dan geçirir, kalan malzemelerini eklerdim, bitti gittiydi. Ama artık balkabağını fırınlıyorum, iyice şekerini bırakıyor, ondan sonra tencereye alıp çok daha az su ve krema artı baharatlarıyla harmanlayıp hazır ediyorum.
Afiyet olsun.




