Sık sık aklıma gelen bir çocukluk anım var; ne zaman hatırlasam, Kamışlı’da yaz akşamları esen o tatlı rüzgârı hisseder, kuzenlerimin gecenin sessizliği içinde yankılanan kahkahalarını işitir gibi olurum. Anjel Kuyrig (abla) ve kocası Artin Ammo’nun (amca) evine misafirliğe gitmiştik. (Anjel Kuyrig, annemin teyzesinin kızıydı, Artin ise babamın teyzesinin oğlu.) Gecenin bitiminde onlardan çıkmışız, kendi evimize dönüyoruz; zaten birkaç sokak ötede oturuyoruz. Anjel ile Artin’in çocukları yani kuzenlerim Aço, Lusin ve Maro da bizimle birlikte yürüyor; yolun yarısına kadar bize eşlik etmek istemişler. Annemi ve babamı çok seviyorlar. Hele babama, bayılıyorlar, çünkü çok eğlenceli biri babam. Hangi hikâyeyi, hangi fıkrayı anlatıyorsa artık, kuzenlerim gülmekten altlarına işeyecekler. “Antranig Ammo, inç komiges ka!” [Antranig Amca, ne komiksin yahu!] diye bağırıyor, onun beline sarılıyorlar. Ben önden gidiyor, arada bir dönüp onlara bakıyorum; hep birlikte yürüyorlar, annem kıkırdıyor.
Bu sahneyi hatırlamak bir yandan tatlı, bir yandan da buruk bir his uyandırır bende. Çocukluğumun tatlı anıları hep böyle; her biri, bir tutam da acı barındırıyor. Küçüklüğümden itibaren gördüğüm ve yaşadığım her şeye biraz hüzün bulaşmış sanki. O geceye dair anım da öyle. Kuzenlerim ve babamın eğlencesini hayranlıkla izliyorum. Hayat güzel olduğu için mutluyum; babam benimle birlikteyken öyle gülmediği, ona kuzenlerim gibi sarılamadığım için mutsuzum. Yanlış anlamayın, kıskanmıyorum; babamla ilişkim öyle olmadığından, biraz imrenerek bakıyorum onlara.
Bazen çocukluk arkadaşlarım Tıro, Nigol, Gigo ve Vaho’yu hatırlarım; dört kardeş... Yaz aylarında, babaları buğday hasadından döndüğünde onun üzerine atlarlardı. Bir keresinde o kadar yorgundu ki, eve varır varmaz ölü gibi yatağa oturuverdi. Arkadaşlarım hemen etrafını sardılar; onu öpüyor, çimdikliyor, ısırıyor, sarıp sarmalıyorlardı. Adamın kolları ve omuzları dişlenmekten kıpkırmızı olmuştu. O da çocuklarını ısırıyor, çimdikliyordu. Birbirlerini ne kadar özlediklerini bu şekilde gösteriyorlardı. Orada öylece dikilmiş, babamla benim neden öyle olmadığımızı düşünüp üzülmüştüm. Benim babam da yazları hasattan dönerdi ama bizim kavuşmalarımız onlarınkine hiç benzemezdi.
Biliyorum ki aramızda karşılıklı ve koşulsuz bir sevgi vardı; beraber geçirdiğimiz yıllar içinde o sevgiyi birbirimize birçok kez gösterdik. Ama işte, sevginin öpmek, sarılmak gibi fiziksel ifadelerini annemle kolaylıkla paylaşırken, babamla ilişkimizin böyle bir yönü hiçbir zaman olmadı. Çocuklukta bu tür ‘yokluk’lar derin bir üzüntü yaratıyor insanda ama yaş ilerledikçe, böyle şeyleri trajedi olarak görmemeye başlıyorsunuz. Ben de, babamla aramızda derin bir sevgi bağı olduğunu gayet iyi bildiğim için, durumu kabullenip mutlu olmayı öğrendim.
Bir şeyi daha öğrendim: Babamla birlikte vakit geçirip, o sevginin kendini göstermesine fırsat vermek. Böyle ilişkilerde bazen, beklenmedik anlarda, kısa süreliğine de olsa bir samimiyet doğuverir. Ben de, Toronto’ya taşınmamızdan sonra, babamın bana duyduğu sevgiyi birkaç kez hissettim. Bir keresinde annemin pasaportunu yeniletmek için, babam ve ben arabayla Ottawa’daki Suriye Konsolosluğu’na gitmiştik. O iki günlük yolculuk, babamla geçirdiğim en güzel zaman dilimiydi sanırım. Ara vermeden konuşmuştuk. Ona bir sürü soru sormuştum, o da hepsine cevap vermiş, bana bir sürü hikâye anlatmıştı – çocukluğu, gençliği, Diyarbakır, Halep, Kamışlı, ailesinin yoksulluğu, araba tamirhanesindeki çıraklığı, sonra kendi tamirhanesini açması... Annemle kendi seçimiyle evlenmediğini, görücü usulüyle evlenmenin onun için ne kadar üzücü bir şey olduğunu anlatmıştı. Babam açılmıştı bana; çocukluğum boyunca yokluğunu çektiğim samimiyeti nihayet o zaman hissetmiştim. Toronto’ya döndüğümüzde birbirini çok seven iki arkadaş olmuştuk artık, ama bu durum ikimiz arasında kaldı. Yıllar boyu, kardeşlerimle bile paylaşmadığım bir ‘sır’...
Babam böyle biriydi işte. Bana duyduğu sevgiyi ancak bu şekilde gösterebilmişti.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz




