“Babam bana niye söylemedi?”
“Kendimi, günde iki-üç kez bu soruyu sorarken buluyorum. Pandemi başladı başlayalı bir yıla yaklaştı, hep evdeyim. Kalan işleri, yazıları, projeleri, dersleri… zar zor tamamladım. Artık hiçbir şey yok hayatımda ve hep aynı soruyu soruyorum: Babam bana niye söylemedi? Niye hep beraber, maaile bizim nesle bundan böyle hiçbir şey söylememe kararı aldılar?... Aile aynı aile ama başka bir aile olma kararı almışlar; sırrı derin bir uykuya yatırmak falan değil bu, hiç uyanmasın diye gömmek. Neden bu kararı almışlar, bu sırrı nasıl bu kadar iyi saklayabilmişler?
Sırlarını saklamaya karar vermeden önce nasıl insanlardı? İnançları nasıldı? Sırları olduğunu biliyordum ama bu sırrın sırrı olduğunu bilmiyordum… Evet, bir şey var, biliyorum ama ne olduğunu bilmiyorum! Bilmiyorum, ama şimdi öğrenmek için çaba harcıyorum.”
Bu sorularla başlıyor F. Nihan Hassan’ın (ki bu adın bir mahlas olduğunu ve nedenini kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız) Mundi yayınlarından çıkan “Dönmek - Selanik, İstanbul, Selanik” kitabı.
Evet önce bir soruyla başlıyor, sonra bu sorunun yol açtığı başka sorular da soruyor Nihan Hassan. Ararken merak ediyor, merak ettiriyor ve yine kendinin deyimiyle geriye doğru bir yolculuğa çıkıyor, sizi de yanına alarak…
Aile gerçeğini, kendi hakikatini arayıp bulma yolculuğunda, ailesinin acılarını, yaralarını keşfediyor ama aynı zamanda yeni şeyleri öğrenmenin ve bir bakıma dönüşmenin hikayesini onunla birlikte yaşıyorsunuz. Öğrendiklerini, keşfettiklerini sizinle de paylaşıyor, zira bazı yaralar birlikte bakıldığında iyileşiyor ya da iyileşme süreci başlayabiliyor.
1900’lü yılların başlarına gidiyorsunuz, Selanik’te başlayan bu yolculuğun Selanik, Bağdat, işgaller, savaşlar, mübadele, İstanbul durakları ve devamında aile bireyleri ile kurduğunuz yakınlık sizi bugüne taşıyor.
Bu arada yazarın anlatımına, diline hayran kaldığımı, bazı satırlarını döne döne okuduğumu da belirtmeliyim.
Şöyle diyor yazar:
“Bu kitabı roman yazmak amacıyla yazmadım: Kendimi iyileştirmek için yazdım ve onların gizemli hayatlarına kavuşmak, onlarla yaşamak, öldüklerinde gözlerini kapamak, yolcu edip yaslarını tutmak için yazdım.”
“Kuyunun içine attığımı sandığım her şeyin sırtımda bir yük olduğunu hissettim; o yükü, küfeyi indirmeye, ona bakmaya, geriye yolculuk yapmaya karar verdim. O yüke hiç bakmadan 63 yaşına kadar yaşadım, hep önüme, ileriye baktığımı sandım… Pandemide önüme, ileriye bu küfeyi koydum; geçmişe yolculuğumu ileriye koydum… İlk kez.
Evet, geriye yolculuğa çıktım. Herkes bildiklerinden acı çeker, ben bilmediklerimden.”
Devamında;
“Acaba bunları yazabilir miyim? Bu bir anı kitabı olmaz; yazacaklarım hatırladıklarım değil benden gizli yaşananlar, benden önce yaşananlar, ben doğmadan yaşananlar, ben doğduktan sonra da benden gizli yaşananlar… Dedikleri gibi geçmiş tarihe kavuşamıyor, tarih olamıyor, sır gizlenince yüreğine gömülüyor insanın, hasta ediyor. Yazarsam tarih olur mu? Bilmiyorum, deneyeceğim.”
İyi ki denemiş; ortaya, her satırından etkileneceğiniz, yalanların izini sürerek hakikatin nasıl kurulduğunun, yalanların birer birer nasıl çöktüğünün ustaca anlatılmış hikayesini okuyacaksınız ve eminim ki benim gibi çok etkilenecek, çok öğreneceksiniz.
Kitapta altını çizdiğim pek çok diyalog pek çok satır var. Bunlardan biri evlenerek yurt dışına gitmek isteyen büyük teyze Nihal ile ablası Sabiha arasında geçen konuşma. Sabiha, Nihal’i oralar yabancıdır diye vazgeçirmeye çalışıyor ama Nihal şöyle itiraz ediyor:
“Hem İstanbul da yabancı, burası bizim memleketimiz değil mi? Burada da yabancıyız, hem de gözetim altında olan, korkulan, inanılmayan, sevilmeyen bir yabancı. Orada da yabancı olurum biter.”
“Kimse yardım bile etmez, kalırsın ortada tek başına diye bağırdı Sabiha oturduğu yerden.”
“Burada çok mu yardım ettiler, hepsi bunlardan ne kazanırız derdinde. Tüm İstanbul bizi söğüşlemeye kalkmadı mı? Bu evin kirası fahiş, ne satıyorlarsa pahalı satıyorlar bize. Selanik göçmenleri para kapısı olmuş onlar için. İstanbullular işgalden beri ‘hayatta kalmak için her şey mübah’ demeye başlamışlar anlaşılan. En çok bize attıkları kazıkları mubah nasıl olsa… ‘Yahudi dönmesi bunlar! Buyurun kazıklayın’ Birbirlerine karşı da çok farklı değiller ama.”
Sizi bilemem ama ben, Nihan Hassan’ın kitabını okurken sık sık Javier Cercas’ın kitapları ile benzerlikler kurmaktan alamadım kendimi.
Hani hakkında; “hikâye anlatmıyor, hikâyelerin nasıl kurulduğunu ifşa ediyor” denilen Cercas’ın kitaplarını…
Kitabını, “Bir yandan kurgu olmayan, diğer yandan ise kronik, deneme, biyografi, otobiyografi ve daha birçok şeyin karışımı olan melez bir roman” diye tanımladığını Ebru Dedeoğlu’nun söyleşisinden öğrendiğim Cercas’ın romanlarını…
Bianet’teki söyleşisinde Ayda Özlü Çevik’in “Senin de kayıt altına aldığın kendin için dersler var mı?” sorusunu şöyle cevaplıyor Nihan Hassan:
“İnsanların göç etmek zorunda kalması çok acı verici. Doğduğu yerin kokusu, dokusu, tınısı insanın kalp atışlarını düzenliyor; göçünce aritmi başlıyor, bir sızıyla yaşanıyor. Artık bitsin; kimse dini, etnik kimliği, inancı nedeniyle doğduğu yerden kopmak zorunda kalmasın! Özellikle düşünceleri nedeniyle. Ama ne yazık ki bitecek gibi durmuyor. Büyükbabam gibi tedbir almak zorunda hissediyorum.”
Evet bütün kalbimle bu dileğe katılıyorum:
Artık bitsin; kimse dini, etnik, siyasi kimliği, inancı nedeniyle doğduğu yerden kopmak zorunda kalmasın!

