Dünya yeni krizlerle sarsılırken Epstein dosyasına geri dönmek bazılarına gereksiz görünebilir. Oysa iki hafta önce yayınlanan yazımızdan itibaren sürdürdüğümüz bu yazılar yalnızca bir suç hikâyesini incelemeyi değil, görme ve görmezden gelme biçimlerimizin nasıl üretildiğini anlamayı amaçlıyor.
Jeffrey Epstein vakasına bakarken sık sık aynı soru soruluyor:
“Bu kadar yıl nasıl kimse görmedi?”
Belki de daha zor bir soruyu sormak gerekiyor: Görmemeyi nerede öğrendik?
Bu sorunun cevabı yalnızca hukukta, siyasette ya da medyada aranamaz. Aynı zamanda edebiyatta, kültürel kanonda ve “yüksek sanat” adı altında dolaşıma giren metinlerde de saklı olabilir. Çünkü kültür yalnızca hikâye anlatmaz, bakış biçimleri üretir. Neye bakabileceğimizi, neyi hızla geçmemiz gerektiğini ve hangi rahatsızlıkların “aşırı hassaslık” sayılacağını öğretir.
Vladimir Nabokov’un Lolita’sı bunun en bilinen örneklerinden biridir. Küçük bir kızla yetişkin bir erkeğin ilişkisi çoğu zaman estetik mesafe, ironik anlatıcı ya da “karmaşık bir zihin” perdesiyle okunur. Okurdan beklenen şey rahatsız olmak değil, anlamaktır. Anlamak, hatta hayran olmak. Sorun tam burada başlar. Bu anlatılarda küçük kızın deneyimi merkezde değildir. Anlatı yetişkin erkeğin bilincinde dolaşır. Kız çocuğu konuşmaz; konuşsa bile duyulmaz. Onun bedeni, başkasının iç dünyasını derinleştiren bir araç hâline gelir. Böylece edebiyat doğrudan istismarı savunmadan, bakışın yönünü normalleştirir. Kim bakar, kim görülür, kimin karmaşıklığı önemlidir?
Rebecca Solnit’in 2015 tarihli Men Explain Lolita to Me makalesi tam da bu noktaya işaret eder. Sorun yalnızca bir romanın içeriği değil, o romanın nasıl savunulduğudur. Solnit, Nabokov’un romanını genç bir kızken okuduğunu ve doğal olarak Lolita ile özdeşleştiğini anlatır. Ancak hikâyenin hiçbir zaman gerçekten Lolita’ya ait olmadığını fark ettiğini söyler. Anlatı hep failin elindedir. Bu edebi yapı toplumsal bir refleks üretir: Fail anlatır, mağdur temsil edilir.
Benzer bir yapı Epstein vakasında da görülür. Hayatta kalan kadınlar vardır, ifadeleri vardır; fakat anlatı çoğu zaman onların etrafında kurulmaz. Hikâye yine erkeklerin etrafında döner: kim kiminle bağlantılıydı, kim neyi gizledi, kim nasıl korundu. Kadınların sözleri duyulduğunda bile tanıklıkları çoğu zaman duygusal taşkınlık olarak kodlanır. Böylece konuşan özne yerine “meczuplaştırılmış mağdur” ortaya çıkar.
Ve belki de bu körlüğün en çarpıcı sembollerinden biri de “Lolita Express” adı verilen o uçak değil midir? İş insanlarından politik figürlere, akademisyenlerden bilim insanlarına kadar birçok yetişkin, güçlü erkek ve kadın bu isimle anılan bir uçağa nasıl hiç sorgulamadan binebildi? Bir kız çocuğunun adıyla anılan bu uçak, bakış rejiminin ne kadar normalleştiğini gösteren ürpertici bir simgeydi.
Bu noktada mesele geçmişin edebiyatını iptal etmekten ziyade, bu metinlerle birlikte hangi körlükleri miras aldığımızı fark etmektir. Hangi sessizlikler doğal sayıldı? Hangi rahatsızlıklar “yüksek sanat” adına bastırıldı?
Burada belirleyici olan şey bir bakış rejimidir. Bakış masum değildir. Kimin bakabileceğini, kimin bakışının meşru sayılacağını ve kimin bedeninin dolaşıma açık olacağını belirler. Epstein vakasında bazı bedenler yalnızca görülmez; dolaşıma sokulur. Anlatılarda, fotoğraflarda, dedikodularda ve dosyalarda.
Rebecca Solnit’in Epstein üzerine yazdığı bir başka makalede belirttiği gibi bu yapı yalnızca “tecavüz kültürü”ne özgü bir sapmadan öte uzun bir tarihsel sürekliliğin parçasıdır. Failin anlatıyı elinde tutması, mağdurun sözünün şüpheli ya da aşırı olarak kodlanması ve bedenlerin tanıklık etmek yerine temsil edilmesi modern medyaya özgü değildir. Şiddet sonrası toplumlarda farklı biçimlerde tekrar eden bir düzenektir.
Bu bakış rejimi yalnızca cinsellik üzerinden işlemez. Elyse Semerdjian’ın Remnants adlı çalışmasında gösterdiği gibi, 1915 sonrası Ermeni kadın bedenleri de benzer bir rejime maruz kalmıştır. Hayatta kalan, yerinden edilmiş, zorla dönüştürülmüş bedenler hem şiddetin tanığı hem de onun sessiz taşıyıcısı hâline gelmiştir. Bu bedenler konuşmaz; onlar hakkında konuşulur.
Bu tarihsel deneyim bize şunu gösterir: Bakış rejimi yalnızca cinsel değil, aynı zamanda siyasal ve etniktir. Kimlerin bedeni korunur, kimlerin bedeni dolaşıma girer? Kimlerin hikâyesi anlatılır, kimlerin hikâyesi arşivlerin kenarında kalır? Epstein vakasında belgeler açılıyor, isimler dolaşıma giriyor. Ama anlatı hâlâ güçlü erkeklerin etrafında dönüyor. Patriyarka yalnızca ceza mekanizmaları işlediğinde değil, bakışı elinden alındığında da sarsılır.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: Edebiyatın ve kültürün bize öğrettiği hayranlık biçimleri hangi adaletsizlikleri görünmez kıldı? Çünkü bazı sessizlikler tesadüf değildir. Kültürel olarak inşa edilir. Bu sessizlikle yüzleşmeden ne Epstein gibi vakaları gerçekten anlayabiliriz ne de bir sonraki suskunluğu engelleyebiliriz.




