“Başka bir şey var”
Hrant Dink, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin verdiği mahkûmiyet kararının ardından Milliyet gazetesinden Derya Sazak’a verdiği röportajında, “Anlamadılar ya da anlamak istemediler… Nasıl olsa savcı ve hâkim anlar diye düşündüm, yazılarda neler kastettiğimi anlattım. Okumasını bilen anlar, anlamadılar ben ne yapayım….
Ya da sorun anlamak ya da anlamamakla ilgili bir şey değil. Başka bir şey var” demişti.
Çok haklıydı Hrant, sorun anlamak ya da anlamamakla ilgili bir şey değildi, başka bir şey vardı.
Neydi bu başka şey? Bu soruya verilecek cevabım var, şöyle:
1982 Anayasası’yla, devletin yetki şemasının zirvesine yerleştirilen Milli Güvenlik Kurulu, 2001 yılının aralık ayında yeni bir iç tehdit belirledi ve buna da ‘misyonerlik’ dedi.
İç-dış tehdit ve iç-dış düşman belirleme; belirlediği hedef ve tehditlere karşı içeride ve dışarıda her türlü tedbiri alma yetkisiyle donatılan bu kurumun, ‘tehdit’ olarak belirlediklerine karşı psikolojik harekât planları hazırlamak, uygulamaya geçirmek, Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’ni hazırlamak, takibi ile kontrolünü üstlenmek gibi görev ve yetkileri de bulunmaktaydı.
Bu kurumun böylesine geniş yetkilerle donatılması ve tüm alanlarda icrai ve idari bir makam olarak örgütlenmesi neticesinde kamuoyu, Milli Güvenlik Kurulu’nu, ‘Gölge Hükümet’; MGK tarafından hazırlanan Milli Güvenlik Siyaseti Belgesini de ‘Gizli Anayasa’ olarak adlandırmıştı.
Esasen ülkede parmakla sayılacak sayıda misyoner olmasına rağmen bu grubun, yeni bir tehdit grubu olarak seçilmesiyle, ‘misyonerlik-dış güçler’ – azınlıklar çağrışımı propaganda edilerek, toplumda korkunun ve milliyetçiliğin yükseltilmesi amaçlanmıştı.
İç tehdit olarak seçilen gruplar, zaman içinde değişse de iç tehdit sıralamasında hiç değişmeyip ve her dönemde yerini koruyan grup zaten azınlıklar olmuştur. Bu plana göre artık, azınlık faaliyeti yürüttüğü varsayılan kişi ve gruplar yanında misyoner olarak sunulan kişi ve gruplara karşı yürütülecek hareketler de ‘savunma harekat tarzı’ olarak kabul ediliyor, bu gruplara karşı yürütülecek mücadele, ‘düşman’a karşı devletin savunulması, yani meşru müdafaa siyasetinin bir unsuru haline getiriliyor, ‘düşman’a karşı hukuk dışına çıkma, suç işleme, ‘düşman’ı yok etmeye yönelik operasyonlar meşru müdafaa kapsamında sayılıyordu.
O günler itibarıyla Türkiye’nin son 11 yılında din değiştirip Hıristiyan olan insan sayısı yalnızca 100’lerle ifade edilirken ‘misyonerler ordusunun’ ülkeyi kuşattığı korkusu yaratılıyordu.
TBMM’de bazı milletvekilleri kürsüyü bu paranoyayla dolduruyor, Milli Güvenlik Kurulu’nun sözde laik paşaları hayali ‘misyoner ordusu’ karşısında askeri düzen alıyor, polisler kiliselere operasyonlar yapıyor, medya savaş tamtamları çalıyordu.
Misyonerliğin bir AB projesi olduğu da öne sürülerek AB’ye karşı mücadelenin parçası haline getiriliyordu. Bu hedefe yönelik olmak üzere, seminerler düzenleniyor, kitaplar basılıyor, devletin televizyonunda ve yazılı basında bu konu sürekli işleniyordu.
2005 yılında Rahşan Ecevit’in “AB süreciyle birlikte dinimiz elden gidiyor. Müslümanlığın gerilemesine razı olamam” çıkışı ilginçti.
MGK Genel Sekreterliği, 2003 tarihli “Gizli” ibareli yazılarla misyonerlik ve azınlık tehlikesi ve tehdidinin önemini ve artık üniter devleti tehdit eder boyutlarda olduğunu, alınacak tedbirleri devlet kurumlarına dikte ediyordu.
23 Ocak 2004 tarihli MGK toplantısında; çeşitli irticai ve bölücü hareketler ile misyonerlik faaliyetleri anlatıldı. Takdimin sonunda Devlet Bakanı M. Ali Şahin söz alarak ‘misyonerlik faaliyetinin çok tehlikeli olduğunu, bunun önlenmesi gerektiğini ifade etti. (…) Söz alan Başbakan, misyonerlik ile mücadelenin iyi Müslüman yetiştirmek olduğunu, bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı Kuran Kursu yönetmeliğinin gerekli olduğunu belirtti.
Misyonerliğe karşı mücadele, uzlaşmaz gibi görünen ve esasen o zamanlar birbirleriyle çatışmalı iktidar partisi ile askerleri, ulusalcı muhalefeti buluşturmuştu…
Yukarıda değinilen yayınlar ve seminerlerin ardından, gayrimüslimlere ve gayrimüslim din görevlilerine karşı saldırıların birdenbire artacağı bir sürece girildi.
Hrant Dink cinayeti davası sanıklarından Yasin Hayal, 2002 Mart ayında askerden izinli olarak geldiği sırada, Trabzon Santa Maria Katolik Kilisesi rahibi Pierre Brunissen’i komaya sokacak şekilde darp etmesinin gerekçesi olarak ‘misyonerlik faaliyetlerini’ gösterdi.
Trabzon’da aylarca devam eden Hıristiyan ve misyoner karşıtı bir kampanyanın sonucunda 5 Şubat 2006 Trabzon Katolik Kilisesi rahibi Andrea Santoro, kilisede ibadet ettiği sırada arkasından açılan ateş sonucu olay yerinde yaşamını yitirdi.
16 Aralık 2007’de İzmir’de Aziz Antuan Kilisesi Rahibi Adriano Franchini bıçakla yaralandı.
Orhan Pamuk aleyhine açılan davanın ilk duruşmasında fiziksel ve sözlü saldırılar yanında adliye önünde açılan bir pankart dikkat çekiciydi: Misyoner Çocukları O.Pamuk, H.Dink, H.Cemal, M.Belge, H.Şahin, E. Katırcıoğlu, İ. Berkan”
Hrant Dink’in yargılandığı gün adliyenin önündeki pankartta misyonerlik vurgusu yapılması, yürütülen plan hakkında ipucu sunuyordu.
“Misyoner çocuğu Hrant, Türk Ermenilerinin huzurunu bozma, Hrant yediğin ekmeğe ihanet etme”
Devlet esasen var olmayan bir tehdit yaratmış bütün kurumlarını, yargısal makamları, medyayı ve paramiliter güçleri seferber ederek ‘misyoner’ avına çıkmıştı.
Sonuçları korkunç olan bu plan hakkında anlatacaklarım bitmedi, anlatmaya devam edeceğim.


