24 Nisan, tüm dünya Ermenilerince Ermeni Soykırımı’nın anıldığı tarih. Neden 24 Nisan? Artık bilmeyen yoktur sanırım. O tarihte 200’ü aşkın Ermeni aydın ve siyasetçi, İstanbul’da evlerinden toplanarak Ayaş ve Çankırı’ya sürgüne gönderildi. Bir kısmı geri dönebildi ama çoğu yollarda öldürüldü.
Çok üzerinde durulmuş bir konudur ama hatırlatmakta beis yok. 24 Nisan’da evlerinden alınan aydınlar, gazeteciler ve siyasetçiler gayet yasal biçimde faaliyetlerini sürdürmekte idiler. Kimi Osmanlı Parlamentosu’nda vekildi, kimi serbestçe yayınlanan ve dağıtılan gazetesini çıkarmakla uğraşıyordu, kimi bilinen siyasi partilerde faaliyet gösteriyordu, kimi avukat, kimi esnaftı.
İttihat ve Terakki, belli ki aylar süren hazırlık ve istihbarat sürecinden sonra bir anda düğmeye basmıştı. Böylece Anadolu’da yaşanacak felaketi duyuracak kimse kalmamıştı İstanbul’da. Krikor Zohrab, daha bir gün önce Talat Paşa ile tavla oynuyordu.
Meselemiz herhalde açıktır. 1915’te Ermenilere yapılan kötülükle yüzleşmeye yaklaştık mı yoksa gitgide uzaklaşıyor muyuz? Bu soruyu şu yüzden ortaya atıyorum: Soykırımın 100. yılı olan 2015’te Taksim’de bir anma yapılabilmiş, Soykırım konusu geniş biçimde kamuoyunda tartışılır hale gelmişti. Devlet ve hükümet Soykırımı inkar etmeye devam ediyordu ancak bir “yüzleşme” ihtimali, çok uzaklarda da olsa, ufukta belli belirsiz görülebiliyordu.
Ancak bilhassa 2020’lerden sonra AKP’nin ve yargının tutumu önemli ölçüde değişti. Evet Cumhurbaşkanı Erdoğan hâlâ her 24 Nisan’da “Savaş koşullarında hayatını kaybeden Osmanlı Ermenileri” için taziye mesajı yayınlıyor ama kamusal alanda Ermeni Soykırımı’ndan bahseden gazeteciler, barolar, (Diyarbakır Barosu) hak örgütleri (İHD) yargılanıyor, haklarında dava açılıyor. İşin dikkat çekici tarafı, tüm bu davalar beraatle sonuçlanıyor. Beraat kararı veren mahkemeler gerekçeli kararlarında ifade özgürlüğüne dikkat çekiyor, Anayasa Mahkemesi de. Ancak kimi mahkemeler, savcılar dava açmaktan vazgeçmiyor.
Keza 2010’larda, 24 Nisan’da, önce Taksim’de sonra da Tünel ve Şişhane’de yapılan anma toplantılarına da son dört yıldır izin verilmiyor.
Bu hükümet ve devletin açık bir mesajı. “Konuşun ama o kadar da değil” diyor, iktidar ve onunla aynı doğrultuda ilerleyen yargı.
Böyle bir tabloda yüzleşme açısından 2015’te içinde olduğumuz atmosferden uzaklaştığımız açık. Bu meselenin siyasi ve yargısal boyutu.
Peki toplumsal açıdan ne durumdayız? Burada da tablo pek parlak değil. Zafer Partisi gibi ultra milliyetçi oluşumların Talat Paşa’yı yücelten paylaşımları takipçileri tarafından övgülerle karşılanıyor, AKP ve MHP ile başı hoş olmayan, dolayısıyla görünürde muhalif, ancak milliyetçilik açısından iktidardaki partileri geride bırakan bir akım boy gösteriyor.
Denebilir ki bu siyasi ve toplumsal atmosferler gelip geçicidir, kimi zaman sert bir ton taşır, kimi zaman yumuşar. Böyle baktığımızda belki de çok da karamsar olmamak gerekir.
Ancak gündelik hayatta yaşadığım örnekler “Ermenilere bakış” anlamında sert dönemleri bile geride bırakan bir “bilgisizlik” ile dolu. Kendi açımdan en can sıkıcı durum bu. Bir kamu kurumunda ya da benzer bir “kamusal” ilişkide ismimi söylediğimde ve Ermeni olduğum ortaya çıktığında sık sık şu soruyla karşılaşıyorum: “Ermenistan’dan mı geldiniz?”
Bu da olabilirdi elbette, ancak yeni kuşaklarda Ermenilerin bu toprakların halkı olduğu bilgisi artık yavaş yavaş eriyor, siliniyor. Onlara şu yanıtı veriyorum: “Anneniz, babanız, dedeleriniz, nineleriniz umarım sağdır. İster İstanbullu olsunlar, ister Anadolu’nun bir kentinden, kasabasından. Onlara sorar mısınız, bir zamanlar Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani komşuları var mıydı? Biz işte onlardanız. Lütfen sorun.”
Bunun işe yaramayacağını biliyorum elbette, bu sohbeti kaç kişiyle yapabilirim ve bunlardan kaçı gerçekten bu soruyu büyüklerine sorar?
Gördüğüm, Ermenilerle bir zamanlar birlikte yaşandığını bile bilmeyen ya da çok az bilen bir kuşak var.
Yüzleşme biraz da bu yüzden gerekli. Ermenilerin başına 111 yıl önce ne geldiğini anlamak, anlatmak ve kabul etmek, idrak etmek bu yüzden önemli. “Bir zamanlar”dan “Şimdiki zamanlar”a geçsek artık, özetle.


