Bit pazarı, jeton, vapurlar ve Sun Ra

On beş sene önce evlenip de "karşının taksisi" olunca, Bomonti’de en sevdiğim yer, bit pazarı olmuştu. Kendilerine Antika Pazarı deseler de Bomonti Bit Pazarı'nı hep çok sevdim. Sadece alışveriş yapmak için değil aylaklık etmek, sonrasında da gözleme yiyip taze sıkılmış meyve suyu içmek için de gidilecek bir yerdi... Sonra Ararat ile de sık sık gitmeye başladık. O da en az benim kadar sever bit pazarımızı. Yıllar içinde fiyatlar, tezgâhlar, ürünler ve alışverişe gelenler epey değişse de mahallemin bit pazarı hâlâ gitmeyi en sevdiğim yerlerin başında geliyor. Foxy’nin duvarındaki tirbuşonlar da, Ararat’ın "Baba bunları ne zaman dinliyorsun?" diye söylendiği plaklarımın da epey bir kısmı da, oradan alındı...
Son gittiğimizde; kırık gözlüklerin, bozuk paraların ve artık var olmayan ülkelere ait yaka iğnelerinin arasında Ararat bir jeton buldu. "Baba, senin sevdiğin resim bu!" diye gösterdiğinde onun bu dikkatli gözlemi epey hoşuma gitti. Masamda duran kalemlikteki, ona aldığım Paşabahçe vapurunun pulunda yer alan çifte çıpalı logoyu tanımıştı. Şehir Hatları İşletmesi'nin artık kullanılmayan o jetonunu görünce, ben de eski bir dostla karşılaşmış gibi oldum. Bu logonun bana neler hissettirdiğini anlatmaya çalışmanın pek imkânı olmadığını biliyorum. Bir evladın, babasının iflah olmaz bir romantik olduğunu anlaması için daha fazla zamana ihtiyacı var.
Ben o çift çıpalı, ay yıldızlı logoyu gerçekten çok seviyorum. Şehir Hatları'nın başında şimdiki Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Hanım (Dedetaş) varken büfeler şahane bir değişim geçirmişti. Özellikle Şirket-i Hayriye logolu bardaklara bayılmıştım. Hatta o bardakları ilk gördüğümde sosyal medyaya fotoğrafını koyup, ‘Memlekette güzel şeyler de oluyor’ minvalinde bir şeyler yazmıştım. Tam da o tarihlerde Fransa'ya temelli göç eylemiş olan arkadaşım Okan da fotoğrafın altına şu yorumu yapmıştı: "Oğlum, işler o kadar kötü mü memlekette, karton bardağa mı seviniyorsun?"
Evet, karton bardağa sevinmiştim; çünkü işlerin biraz daha güzel olabileceğine dair bir hayal kurmama vesile olmuştu. Gerçi sonra o bardakların büyük olanları kaldırıldı, biz de küçüklerine kaldık. İyi olmasını umduğum hemen hiçbir şeyin olmadığı için çok da kırgın değilim... İleride bir bütçe kısıntısı olup da onlar da kaldırılmasın diye dua ediyoruz. Sonra o bayıldığım logolu seramik bardaklar ve kalemlikler üretildi; tabii ki hemen alıp kullanmaya başladım. Gerçi bardaklarımı sonradan Tan'a kaptırdım. Londra'da İstanbul hasretiyle yanan birisine verilecek en güzel hediye olabilir Şehir Hatları vapuru bardakları.
O jetonun hatırlattıkları ise epey farklıydı. Benim hayatta en sevdiğim şey, babamla beraber cumartesi günleri işe gitmekti. Babamla işe gitmemin esas sebebi işi çok seviyor olmam, "Çalışayım, babamın dükkânında ben de bir şeyler öğreneyim" hevesi falan değildi. Zaten daha 8-10 yaşında olan bir çocuk için fazlasıyla büyük bir beklenti olurdu bu. Babamla her cumartesi işe gittiğimizde aynı ritüel yaşanırdı: Kadıköy'den vapurla Karaköy'e geçilir, Karaköy'den Tünel'le İstiklal'e çıkılır, oradan da Kallavi Sokak'taki dükkâna yürürdük. Ancak o vapura yetişmek mühim bir mevzuydu. Eğer gişeye gidip jeton alacak olursanız vapuru kaçırmanız işten bile değildi; çünkü gişenin önünde gayet uzun bir sıra olurdu. Ama gazete bayisinden gazete alırsanız, gişedeki fiyatla aynı fiyata jeton da alabilirdiniz. Benim gazetelere ve o cumartesi hikâyelerine sempatim de buradan başlamış olabilir. Babamdan aldığım parayla gidip bir gazete ile iki jeton alır ve vapura binerdik. Sonra da o gazete genelde ya vapurda bırakılır ya da kâğıt toplayan birisine verilirdi.
Dediğim gibi, babamla Kallavi Sokak'taki iş yerine gitmeye bayılırdım. Babamın rutinini izlemeyi çok severdim. Çünkü her cumartesi dükkâna gittiğimizde, üzerinde neredeyse bir doktor önlüğü temizliğinde beyaz bir önlük ve elinde yine doktor çantasına benzer deri bir çantayla bir berber, çırağıyla birlikte çıkagelir, babamın saçını keserdi. Sonra beraber bir kahve içer, muhabbet ederlerdi. Babam birkaç telefon görüşmesi yapar, öğle vakti biraz geçince dükkânı kapatır, oradan da alışveriş yapmak üzere Balık Pazarı'na geçerdik. Eğer keyfi yerindeyse belki İmroz'a uğrar, Yorgi ile bir iki kadeh parlatmaya giderdi. O sofra da en sevdiğim sofraydı; çünkü bir iki kişiyle başlayan o masanın, çok geçmeden Beyoğlu'nun bütün esnafını toplayan ağır bir masaya döndüğüne çok şahit olmuştum.
Ancak benim yemekle alakalı hikâyem yine biraz gazetelere dayanıyordu. O sofra değildi benim asıl beklentim, başkaydı. Babamla Tünel'den yukarı çıktığımızda Narmanlı Han'da faaliyet gösteren ve gerçekten tarih öncesinden, eski filmlerden fırlamış gibi duran kocaman bir matbaada basılan Jamanak gazetesi vardı. Orada bekler, gazeteleri alırdım. Babamın İstiklal Caddesi boyunca esnaflık yapan arkadaşlarına bu gazeteleri dağıtırdım. Karşılığında kopardığım harçlıklarla da gidip kendime öğlenleri şahane bir döner ziyafeti çekerdim. O zamanlar döneri çok sevdiğimi biliyordum ama bugün artık çok eminim: Hayatta en sevdiğim yemek kesinlikle döner.
Yine böyle bir cumartesi günüydü... Galiba on yaşındaydım, döneri almış, İstiklal Caddesi'nden babamın dükkânına doğru dönüyordum. İşte o an, o yaşa kadar hayatımda gördüğüm en sıra dışı şeye şahit oldum. İstiklal Caddesi'nin ortasında, kocaman bir kamyon kasasının üzerinde, garip kıyafetli birtakım insanlar müthiş bir müzik yapıyordu. Ne olduğunu tam anlayamamış, adeta hipnotize olmuş gibi onları seyretmiştim. O günden sonra da o anın etkisinden çıkabildiğimi hiç zannetmiyorum.
Yıllar sonra plak toplamaya başladığımda, yine Bomonti Bit Pazarı'nda Sun Ra'nın bir plağını görünce o anı hatırlamıştım. O plak, hâlâ sahip olmaktan en çok gurur duyduğum parçalardan biridir. O dönem sadece tek bir oluşum, yani o zamanki adıyla Pozitif ve sonrasında onların açtığı Babylon; Asmalımescit ve civarının hayatını, ritmini, kısacası her şeyini değiştirmişti. Ben 14-15 yaşlarındayken Asmalımescit tarafına gitmek istediğimde, babam "Ne işiniz var orada?" diyerek bana şüpheli gözlerle bakardı. Bugün orası İstanbul'un en büyük eğlence merkezlerinden biri hâline geldiyse, bu dönüşüm büyük ölçüde Babylon sayesinde olmuştur. Oralar, bizim çocukluğumuzun ve ilk gençliğimizin en kıymetli köşesidir.
Bu yazıyı niye mi yazdım? Evet, asıl sebep sadece bulduğum o jeton değil. Sun Ra Arkestra'nın tekrar İstanbul'a geleceğini öğrenmem... Siz bu yazıyı okuduğunuzda Sun Ra Arkestra muhtemelen konserlerini vermiş olacak. Bu konserler bu sefer İstiklal Caddesi'nde bir kamyon kasasında verilmeyecek belki ama ben daima o caddedeki şahaneliğe şahit olmuş o büyülenmiş çocuk olarak kalacağım.



