Gazeteyi yüzünden sadece birkaç santimetre uzakta tutarak, bazen saatlerce tek bir kelime bile etmeden, oturup okurdu. Sadece nefes alışının sesi, gazete sayfalarının hışırtısı ve sineklerin vızıltısı o sıcak yaz günlerinin sessizliğini bozardı; sabahları küçük avluda, öğleden sonraları ise oturma odasında. Annemin babası Boğos'u işte böyle hatırlıyorum. Sessiz dedemi…
Tek gözlüydü, diğer gözünü kapatan bir göz bandı takardı. Büyükannem ve büyükbabamı ziyarete, Resulayn’e tatile gittiğimiz bütün o yazlar boyunca onu sadece bir kez göz bandı olmadan gördüm.
Yalnız olduğunu düşünerek siyah göz bandını çıkarmıştı. Ama ben oradaydım. Oturma odasının köşesinde… Ve diğer gözünü gördüm. Kırışık bir göz kapağıyla örtülü derin bir çukur gibiydi. O an, beni fark ettikten sonra mendiliyle kör gözünü ovuşturdu ve tekrar kapattı. Hiçbir şey söylemedi. Fırsattan istifade ona gözlerini nasıl kaybettiğini sormak istemiştim, o bunu hissetmiş gibi gözlerini kaçırdı.
Bu trajedi ben doğmadan çok önce yaşanmış. Bir gün anneme sorduğumda bana hikâyeyi anlattı. Annem o zamanlar genç bir kızmış, bir gün büyükannemle birlikte avluda çamaşır yıkarken, mutfaktan gelen korkunç bir patlama sesi duymuşlar. Ana kız hemen mutfağa koşmuşlar ve büyükbabamı yerde kanlar içinde yatarken bulmuşlar. Tabancayla kendini şakağından vurmuş. Anlayacağınız kafasını uçurmayı başaramamış. Kurşun yalnızca gözünü delip geçmiş.
Annem biraz daha büyüdüğünde, büyükbabama neden intihar etmek istediğini de sormuş. Bana onu da anlattı. Büyükbabam ilk başta geçmişi açmakta isteksizmiş ama annem ısrar edince ona intihar girişiminden önce uzun bir süre umutsuzluk içinde yaşadığını söylemiş. Yoksulluk ve işsizlik kendisini işe yaramaz bir baba ve koca olarak hissetmesine neden oluyormuş. Çocukları ya da karısı ona her baktığında kendisini küçümsediklerini düşünüyormuş. Kendisine söyledikleri her şeyde iğneleme ve alaycılık seziyormuş. Kendini işe yaramaz ve aşağılanmış hissediyormuş. Tek çıkış yolunun bu umutsuzluğa bir kurşunla son vermek olduğu sonucuna varmış. Ama kurşun bile ona ihanet etmiş.
Sanırım o günden sonra, büyükbabamın kimseye söyleyecek pek bir sözü kalmamıştı. Evet, nazik biriydi ve bazen sohbet ederdi ama genellikle günlük konuşmalara pek katılmazdı. Aslında onun herhangi bir muhabbete ya da tartışmaya girdiğine dair hiçbir anım yok. Sadece oradaydı. Hazin bir geçmişi yüklenmiş ağır bir ruhla... Düşünüyorum da, dünyası çok küçülmüş olmalıydı ve bu dönüştüğü şekle bir tür pişmanlık duyuyordu. Çalışıp çalışmadığını bile hatırlamıyorum. Bildiğim tek şey bir demirci olduğuydu. Çok çok küçükken yaşadığım bulanık bir anım var. Kardeşlerimden ya da kuzenlerimden biri bana bir dükkân gösteriyor ve buranın dedemin işyeri olduğunu söylüyor. Tek hatırladığım, duvarda asılı bazı metal eşyaların olduğu karanlık bir yer.
Onu sadece evde hatırlıyorum. Adeta görünmezdi. Yani orada olduğunu bilirdiniz ama hiç ses çıkarmazdı. Sevecen biri olduğunu pek söyleyemem. Bana hiç sarılmaz ya da öpmezdi. Ama her zaman iki dedem arasında ona karşı daha güçlü bir sevgi beslediğimi hissederim. Belki de beni hiç azarlamadığı ya da yaptığım hiçbir şeye karışmadığı içindir. Bazen yiyecek ya da ekmek almaya gittiğinde ona eşlik ettiğimi hatırlıyorum. O önde yürürdü, ben de arkasından takip ederdim. Dönüş yolunda her zaman yorulur ve nefessiz kalırdı. Her defasında Ermeni okulunun önünde dururdu ve dinlenmek için merdivenlere otururdu. Bana gitmemi söylerdi ama ben hep onu beklerdim. Onu orada öylece tek başına bırakırsam başına kötü bir şey geleceği hissine kapılırdım hep.
Aramızdan ayrılalı uzun zaman olmasına rağmen onu hâlâ tuhaf bir özlemle anıyorum. Zihnimde hâlâ o görüntü; o avluda dikkatli bir şekilde gazete okurken ben de yamacında oturmuş Ermenice dergileri karıştırıp, resimlere bakıp başlıkları okuyorum.
Tatlı bir anı, hayat sanki huzur dolu bir nimetmiş, hayat sanki sonsuzmuş gibi.
İngilizceden Türkçeye çeviri: Nora Dink




