9-20 Kasım 2026 arasında Antalya’da yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın (COP31) ana gündem maddeleri arasında, hayatı derinden etkileyen sorunların ne ölçüde yer alacağı ve bunların bir değişime yol açacak şekilde tartışılıp tartışılmayacağı sorusuna olumlu bir yanıt vermek çok zor.
COP31 toplantısı öncesinde, pek çok kentte toplantıya hazırlık kapsamında çevre kirliliği, mülksüzleştirme, yoksulluk ve sağlık gibi halkın gündeminde yer alan meseleleri tartışmak ve bu alanlarda politikalar belirlemek amacıyla inisiyatifler oluşturuldu.
Geçmişte yapılan COP toplantılarında alınan kararların genellikle "yasal olarak bağlayıcılığı olmayan" temenniler düzeyinde kaldığı aşikâr. Bu tür zirvelerin yerel halkların ve kırılgan grupların ihtiyaçlarından ziyade, küresel sermaye odaklı "yeşil ekonomi" politikalarına öncelik verdiği yönünde güçlü eleştiriler de hepimizin malumu. Antalya COP31 sürecinde de benzer bir risk bulunuyor. Bu nedenle sivil inisiyatiflerin akademik verilerle desteklenen gündem oluşturma çabaları, hangi meselelerin daha hayati olduğunu tartışmak ve kamusal bir gündem oluşturabilmek için kritik önem taşıyor.
Son yıllarda çeşitli akademik disiplinlerde ciddi bir tartışma konusu olarak öne çıkan, çocukların gelişim bozucu toksik kimyasal maddelere maruz kalması sorununa dikkat çekerek COP31 toplantısı için yapılan hazırlıklara katkı sunmak istiyorum.
İklim krizinin yıkıcı etkilerini tartışırken; sessiz, derinden ilerleyen ve gelecek nesillerin yaşamını karartan bir başka krizle, yani 'toksik kimyasal kuşatması' ile karşı karşıyayız.
COP31 süreci yaklaşırken çocukların bu kimyasallar karşısındaki biyolojik kırılganlığını, sağlıklı bir yaşam sürme potansiyellerinin aşındırılmasını ve özellikle de bilişsel becerilerindeki gerilemeyi tartışmalarımızın odağına taşımalıyız.
Bu hayati gereklilikten yola çıkarak, çocukların maruz kaldığı sessiz tehdidi somut verilerle ortaya koyan ve çözüm yollarını tartışmaya açan kapsamlı bir çalışma kamuoyuyla paylaşılacak.
Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (BAYETAV) bünyesinde hazırlanan “Kurşuna Karşı Bir Öğün: Çocukları Gelişim Bozucu Toksik Maddelerden Korumak ve Eğitim Adaletini Güçlendirmek” başlıklı rapor, 13 Nisan Pazartesi saat 13.00’te bianet İstanbul ofisinde kamuoyuyla paylaşılacak.
BAYETAV tarafından hazırlanan rapor, kurşun maruziyeti odağında, gelişim bozucu toksik kimyasal maddelerin sadece teknik bir çevre sorunu değil yoksulluk, gıda güvencesizliği ve yapısal adaletsizliklerin bir yansıması olduğunu bilimsel verilerle ortaya koyuyor.
Rapor, çeşitli çözüm önerilerinin yanı sıra yoksulluk ve gıda güvencesizliği kıskacındaki çocuklarda toksik kimyasal maruziyetini azaltıcı bir kamusal önlem olarak ücretsiz okul yemeği programlarını da ele alıyor.
Çevre kirliliği ve gıda güvencesizliği, çocukların yalnızca fiziksel sağlığını etkilemekle kalmıyor; bilişsel gelişimlerini ve akademik başarılarını da doğrudan baltalayarak eğitim haklarını, eğitimde eşitliği ve adaleti sistematik biçimde aşındırıyor.
Eğitimde eşitlik, her çocuğa aynı kaynağı (örneğin aynı kitabı veya aynı sürede dersi) sunmakken; eğitimde adalet, her çocuğun potansiyelini gerçekleştirebilmesi için ihtiyaç duyduğu desteği ona sunmaktır. Örneğin, yoksul mahallelerdeki okullara daha fazla bütçe ayrılması veya ücretsiz okul yemeği sağlanması, eğitimde adaleti gözeten bir müdahaledir.
Sistemin bu 'ihtiyaç' farklarını görmezden gelerek herkese aynı kalıbı dayatması, sosyolojik düzlemde eşitsizliğin yeniden üretilmesine hizmet eder.
Pierre Bourdieu, eğitim sistemini tarafsız değil, üst sınıfların "kültürel sermayesini" (dil kullanımı, genel kültür, alışkanlıklar) ödüllendiren bir yapı olarak niteler. Ailesinden akademik başarıya elverişli maddi, dilsel ve kültürel birikimi alarak gelen bir çocuğun, bu birikime sahip olmayan bir çocuk karşısında okulun ilk gününden itibaren avantajlı olduğunu; eğitim sisteminin de bu farkı kapatmak yerine, bunu "doğuştan gelen yetenek" olarak kodlayarak eşitsizliği meşrulaştırdığını dile getirir.
Yıllar önce yapılmış bu önemli tespite, günümüz koşullarını dikkate alarak, çocukların yaşadığı toksik çevrenin eğitim adaletsizliğinde oynadığı önemli rolü de eklemek gerekir.
Halk sağlığı bakış açısından çevre, bedenimiz dışında kalan her şeydir.
Yediğimiz gıdalar, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, temas ettiğimiz ortam, ev ve iş koşulları, yaşadığımız mahalle, kent… Bunların tümü bedenimizi saran çevreyi oluşturur.
Yaşadığımız çevrenin ne ölçüde kirletildiği, aşındırıldığı ya da tahrip edildiği ile eğitim adaleti arasında sıkı bağlantılar vardır.
Çevre kirliliği, aynı zamanda bir eğitim adaletsizliği sorunudur.
Kirli bir çevre, insan sağlığı için tehdit oluşturan çeşitli toksik kimyasal maddeler içerir.
Bu kimyasal maddelerden en büyük zararı çocuklar görür.
Çocuklar, anne karnında başlayıp ergenlik çağının sonlarına kadar uzanan, yani büyüme ve gelişmenin, özellikle de nörolojik gelişimin en dinamik olduğu zaman diliminde, çevresel toksik kimyasallara karşı son derece hassastır.
Çocukların metabolizmaları toksik kimyasal maddeleri zararsız hale getirme açısından yetişkinlerden farklı çalışır; örneğin, bünyelerine giren toksik kimyasal maddeleri vücutlarından daha uzun sürede atabilirler.
Toksik kimyasallar, çocukların sindirim sisteminden yetişkinlere kıyasla daha fazla emilir.
Birim zamanda daha fazla soluk alıp verdikleri için havadaki kirleticilere yetişkinlerden daha fazla maruz kalırlar.
Küçük çocukların ellerine geçen nesneleri doğal bir davranış kalıbı olarak ağızlarına götürmesi, o nesnelerde bulunabilecek toksik kimyasallara daha fazla maruz kalmalarına yol açar.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama basitçe şu söylenebilir: Çocuklar küçük yetişkinler değildir; toksik kimyasal maddeler fiziksel ve zihinsel gelişimlerine yetişkinlere kıyasla çok daha fazla ve kalıcı olabilen zararlar verir. Özellikle nörolojik gelişime zarar veren toksik kimyasal maddeler, yol açtığı sorunlarla çocukların eğitim başarısı ciddi şekilde geriletebilir.
Örneğin, kurşun gibi ağır metallere maruz kalmak çocuklarda nöronal bağlantıların sağlıklı biçimde kurulmasını engeller.
Düşük dozlarda kurşun maruziyeti bile; dikkat eksikliği, konsantrasyon bozukluğu, hiperaktivite, dürtüsellik ve IQ puanlarında düşüşle sıkı bir şekilde ilişkilendirilmiştir.
Toksik kimyasal maruziyetinin yol açtığı ya da şiddetlendirdiği bu bilişsel gerileme, çocuğu okul ortamında akranlarına göre dezavantajlı bir konuma iter.
Çevre kirliliği ve gıda güvencesizliği bir toplumda rastgele dağılmaz; çocukların gelişim bozucu toksik kimyasal maddelere maruz kalması da tesadüf değildir. Bu sorunlar genellikle yoksul mahallelerde ve sanayi bölgelerine yakın yerleşimlerde yoğunlaşır.
Bu bağlamda, çocukların gelişimini tehdit eden bu toksik maruziyeti sonlandırmak sadece bir halk sağlığı meselesi değil; her çocuğun zihinsel potansiyelini korumayı hedefleyen, sınıfsal uçurumları reddeden ve en temelinde 'bilişsel adaleti' tesis etmeyi amaçlayan bir hak mücadelesidir. Bu mücadelenin çerçevesi ya da bileşenleri de epeyce geniştir, bir toplumda hak mücadelesi veren her yurttaşı ve örgütü yakından ilgilendirir.
Dile getirdiğim bu sorun yumağını çözebilecek, hayata geçirilmesi mümkün pek çok kamusal çözüm mevcuttur. Örneğin, okullarda sunulan ücretsiz ve nitelikli bir öğün yemek sadece açlığı gidermekle kalmaz; aynı zamanda kurşun gibi çevresel toksik maddelerin vücut tarafından emilimini zorlaştıran biyolojik bir kalkan işlevi görür.
Ülkemizde, gelişimin en dinamik olduğu 0-14 yaş aralığında en az 18 milyon çocuk yaşıyor.
Onların yaşamları için kritik önem taşıyan, geleceklerini riske sokan gelişim bozucu toksik kimyasal madde maruziyeti sorununu kamusal tartışmaya açmak; bu konudaki sessizliği, görmezden gelme ya da görememe halini kırmak, meseleye kapsamlı çözüm getirecek kamusal bir politika oluşturmak gerekiyor.
Ama önce bir tartışma başlatmalıyız…
DUYURU
BAYETAV’ın “Kurşuna Karşı Bir Öğün: Çocukları Gelişim Bozucu Toksik Maddelerden Korumak ve Eğitim Adaletini Güçlendirmek” raporu, 13 Nisan’da bianet İstanbul ofisinde Atölye Bia’da, saat 13.00’te Bülent Şık tarafından yapılacak bir basın açıklaması ve bilgilendirme sunumuyla kamuoyuna sunulacak.
15 Nisan’da İstanbul Postane’de, Adil Gıda Topluluğu ile birlikte, raporun içeriğinin ve COP31 süreciyle ilişkilerinin ele alınacağı yüz yüze bir eğitim/söyleşi çalışması yapılacak.
16 ve 18 Nisan tarihlerinde ise, biri hafta içi diğeri hafta sonu olmak üzere, bianet’te yüz yüze ve daha kapsamlı iki eğitim/söyleşi çalışması daha gerçekleştirilecek.
Çalışmalar, Bülent Şık, Bircan Yalçın ve Sevgi Artuç tarafından gerçekleştirilecek.
Her üç etkinliğin temel çerçevesini; COP31 süreci, gelişim bozucu toksik kimyasal maddeler, gıda güvencesizliği, yoksulluk, bakım emeği, çocuk sağlığı ve eğitim adaleti oluşturacak. Elbette çözümleri de konuşacağız.
Bu eğitim çalışmaları, sivil toplumun COP31 sürecinde yürüteceği savunuculuk faaliyetlerine çocuk hakları odaklı bilimsel bir argüman sağlamak ve medyanın bu “sessiz şiddeti” görünür kılmasına destek olmak amacıyla düzenleniyor.
İlgilileri basın açıklamasına ve düzenlenen çalışmalara bekliyoruz.




