Hep söylenir, “Dünya küçük”. Başımdan geçen birkaç olayın, benim açımdan da ‘tecrübeyle sabit’ kıldığı bir tespit... O olaylardan biri beni çok etkilemiştir. Anlatayım.
On yıl kadar önce, dedem ve babaannemin, üç çocuklarıyla birlikte Diyarbakır’dan Halep’e göçüne dair bir foto hikâye hazırlamaya karar verdim. Onların 1930 yılı civarında at arabasıyla, gizlice kat ettikleri, Diyarbakır ile Kilis arasındaki toprak yolu bu kez ben, arkadaşım Hüsamettin Bahçe’yle birlikte, otomobille geçecektim. Babamın doğum yeri olan Hazro’dan başladık yolculuğa. Oraya vardığımızda, kasabanın merkezinde gördüğüm insanlara ‘Araboğlu’ adını duyup duymadıklarını sordum; duyan, bilen çıkmadı. Sonra büyükçe bir bakkala girdim, kasada duran gence, geçmişte orada yaşamış Ermenilerle ilgili herhangi bir bilgisi olup olmadığını sordum. Kendisinin o kadar yaşı olmadığını ama babasının bir şeyler bilebileceğini söyledi.
Dükkândan çıktık, kapının önünde oturan yaşlı adamın yanına gittik. Hüsamettin ona, Kürtçe olarak benden bahsetti, Hazro’dan ayrılıp Kamışlı’ya yerleşen atalarıma dair bir çalışma yaptığımı anlattı. Adam ‘Kamışlı’ kelimesini duyunca merak edip dedemin adını sordu. “Haço Araboğlu” dedim. Adamın yüzü aydınlandı; “Ah, Mala Haço, Mala Haço!” [Haço ailesi] deyip anlatmaya başladı. Hüsamettin arada bir onu durdurup, söylediklerini Türkçe olarak bana aktarıyordu. Adam dedemi biliyormuş, onun ailesi ile dedemin ailesi birbirini tanırmış. Her iki aile de zenginmiş, toprak sahibiymiş, hatta birlikte iş de yaparlarmış. O zamanlar Kürtler ve Ermeniler bir arada, kardeşçe yaşarmış.
Yaşlı adamın babamın sülalesini tanıması beni duygulandırmış ve heyecanlandırmıştı. Adam anlatmaya devam etti: Araboğlu Haço bir gün ailesiyle birlikte Hazro’dan taşınmaya karar vermiş. Bir süre sonra Kamışlı’ya yerleştikleri haberi gelmiş. Çok sonraları (muhtemelen 1964 yılında) bu adam ve amcaları hacca gitmeye karar vermişler. Babası ondan yolda Kamışlı’ya uğrayıp Haço’ya selamını iletmesini istemiş. Adamlar Kamışlı’da sorup soruşturup dedemi bulmuşlar. Dedem eski dostlarını görünce sevinçten havalara uçmuş. Birkaç gün sonra kafile Kamışlı’dan ayrılıp yine hac yoluna koyulmuş.
Hikâyenin bu noktasında hem bir dejavü, hem de bir huzursuzluk hissi kapladı içimi. Anlatılanlar benim için inandırıcılığını bir anda yitirmişti; hikâye çok tanıdıktı ama adam, sözünü ettiği seyahatin amacı hakkında doğruyu söylemiyordu.
Daha önceleri, bir aile dostumuz olan Asdğig, 1960’lı yılların ortalarında ‘Araboğlu Haço’yu görmek için Hazro’dan Kamışlı’ya gelen Kürtlerden bahsetmiş, bu ziyarete bizzat tanık olduğunu söylemişti bana. Asdğig’in ailesi Diyarbakırlıydı; Kamışlı’da, dedemlerin yan evinde otururlardı. İki aile birbirine çok yakındı. Asdğig’in anlattığına göre o Kürt ‘misafirler’, zamanında Hazro’da Araboğullarının yanında çalışan bir aileye mensupmuş. 1915’te dedem dışındaki tüm Araboğulları öldürülünce onlara ait bağların ve diğer mal varlıklarının üzerine çökmüş, 50 yıl sonra da sıfırı tüketmişler. İflas edince, ailenin yaşlıları toplanmış, düşünüp taşınmış hem kendisinin hem de oğullarının hâlinin vaktinin yerinde olduğunu duydukları Haço’dan yardım istemeye karar vermişler, o adamları da bu amaçla Kamışlı’ya yollamışlar. Yani, hikâyenin Asdğig’in anlattığı versiyonunda ne hac yolculuğu vardı ne de dostane bir ziyaret; safi açgözlülüktü söz konusu olan.
Beni en çok, dedemin Hazro’dan gelenlere gösterdiği tepki etkilemişti. Dedem adamların kim olduklarını ve ne istediklerini öğrenince çok öfkelenmiş ama çok da üzülmüş. Cebinden bir deste para çıkarıp adamların ellerine sıkıştırmış, “Şimdi def olup gidin buradan, sakın ola da bir daha gelmeyin” diyerek onları kovmuş ve giderlerken şu sözleri söylemiş: “Ben bütün ailemi kaybettim, her şeyimizi aldınız, neyimiz var neyimiz yok hepsini yiyip bitirdiniz, yetmedi, şimdi de gelip benden yardım dileniyorsunuz. Hiç mi utanma yok sizde!” Asdğig, dedemin birkaç gün boyunca o üzüntüyü üzerinden atamadığını hatırlıyordu.
Hazro’da o yaşlı adamın anlattığı hikâyenin doğru olmadığını hissettiğim an ben de öyle bir üzüntüye kapılmış, gözyaşlarıma engel olamayıp Hüsamettin’den sohbeti bitirmesini istemek zorunda kalmış, “Hadi kalk, gidiyoruz, bu adam yalancının biri” deyip arabaya doğru yürümüştüm. O adamın, Asdğig’den dinlediğim hikâyedeki kişilerden biri olduğunu anladığım anda tüylerim diken diken olmuştu. Dünya hakikaten de küçük.
Yukarıdaki kareyi, Hüsamettin’le birlikte Hazro’ya vardığımız sabah çekmiştim. Atın gözündeki korku, bana Haçadur dedemi düşündürüyor.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz




