Lice ve Hazro - çocukluğum boyunca sürekli olarak duyduğum iki yer adı. Biri annemin, diğeri babamın memleketi. Anne tarafımın tamamı Liceli. “Lice’nin kızları güzel olur, Hazrolu erkekler hep Lice’den evlenir” derlerdi. Babamın ailesinde de öyle olmuş; dedem Hazroluydu, babaannem Liceli. Bir de, Hazroluların sert ve otoriter, Licelilerin yumuşak ve itaatkar oldukları söylenirdi. Bu iki kasabaya yaptığım ilk ziyaretlerde yerel halkın bana, yani ailesinin izlerini arayan bir yabancıya gösterdikleri tavırdan hareketle, bunun kısmen doğru olduğunu söyleyebilirim.
Hazro’da, babamın sülalesine dair pek bir şey bilmediğim için beni neredeyse azarlamış, bu sanki benim kabahatimmiş gibi sorguya çekmişlerdi. Lice’de daha yumuşak bir tavırla karşılaşmıştım; el yordamıyla sürdürmeye çalıştığım geçmiş arayışımı anlamışlardı. Yine de, babamın annesini ve babasını düşündüğümde bu iki küçük şehrin ahalisi hakkındaki yargılar pek aklıma yatmıyor, çünkü Hazrolu dedem Haço yumuşakbaşlı, Liceli ninem Verjin sertti; en azından görünen buydu.
Sevgili dedem Haçadur... Sert ve huysuz biri olduğunu söylerler. Annem de, evliliğinin ilk yıllarında, gelini olarak ondan nasıl haksız muamele gördüğünü birkaç kez anlatmıştır bana. Ama bir süre sonra ondan nasıl saygı görmeye başladığını da anlatırdı. Bence annemi çok seviyordu, çünkü bize gelmek istediğinde nineme “Bu akşam Markrid’lere gidelim” derdi, yani bizim evi oğlunun değil gelininin adıyla anardı. Ona dair hafızam epey silik; sadece şu imge var zihnimde: Koyu renk paltosu, başında beresiyle, hiç sesi çıkmayan, kısa boylu, Hitler bıyıklı, ihtiyar bir adam... Ortadoğu’daki birçok emekli baba gibi o da oğullarının işlerinin nasıl gittiğini merak eder, sık sık Hosep amcamın dükkânına giderdi. Beyrut’a taşınmamızdan önceki yıllarda, masanın başında öylece otururdu. Bir yaz tatilinde o dükkânda aylarca çıraklık yaptığım için, iyi hatırlıyorum.
Ne zaman kırmızı bir gül görsem aklıma dedem gelir. Unutamadığım bir sahne... Beş-altı yaşlarındayım. Öğle tatilinde okuldan çıkıp dedemlerin evine, yemek yemeye gidiyorum. Avluya adım attığımda şaşırıyorum; herkes orada. Aralarında o güne kadar hiç görmediğim, beyaz önlüğüyle berbere benzeyen bir adam da var. Dedem gül tarhının yanında dikilmiş, temizlikten ışıldayan beyaz gömleğinin sol kolunu sıvamış, bekliyor. Berberle sohbet ediyor, gülüyorlar. Onlar hariç, avludaki herkes çok ciddi; dramatik bir olayı bekler gibiler. Adam dedeme “Hazır mısın?” diye soruyor, dedem başını “Evet” anlamında sallayıp sol kolunu adama uzatıyor. Adam cebinden, devasa bir tırnak makasına benzeyen, metal bir alet çıkarıyor, o aletle dedemin kolundaki bir damarı deliyor, kıpkırmızı kan fışkırmaya başlıyor, yere dökülen kanlar küçük bir ırmak oluşturarak, yağmur suyu gibi, zemindeki deliğe doğru akıyor.
Bu ‘kan töreni’nin neden yapıldığını anlayamayacak kadar küçüktüm. Babaanneme sormuştum, “Dedenin vücudunda çok fazla kan var” demişti. Onlarca yıl sonra, Beco halam anlatınca öğrendim; dedem yüksek tansiyondan mustaripmiş, kan akıtmak gibi bir tedavi yöntemi. Aynı işleme birkaç ay, belki bir yıl sonra bir kez daha tanık oldum ama o ilkini, işin görsel yanı nedeniyle hiç unutmadım. Olan biteni izlediğim noktadan, dedemin dirseği, bahçedeki kırmızı bir gülün tepesine yaslanmış gibi görünüyordu. Gülün rengi ile kanın rengi aynıydı. O kırmızılık, gülden çıkıp dedemin dirseğine akıyordu sanki, sonra dirsekten geçip şiddetle yukarı fışkırıyor, sonra da parlak zemini boyayarak, yavaş yavaş deliğe doğru ilerliyordu. Dedemin vücudundan kan aktığını gördüğümde ödüm kopmuştu ama yalan yok, aynı anda, bembeyaz gömleğin sıvanmış kolunun dibinden fışkıran kanın koyu kırmızısı beni büyülemişti. Müthiş bir renk kontrastı... Şans bile diyebilirim buna. Başka türlü, benim gibi bir çocuk, şiirsel imgelem diye bir şeyin varlığından nasıl haberdar olacaktı!
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz




