Digin Aznif, bir sagar* ve bezelyenin hatırlattıkları

Sene 1977, 1978 ya da 1979. Mekân Bakırköy, Dadyan Varjaran.
Eski binanın arka demir kapısından girip sağa kıvrılınca kalorifer dairesine inilirdi. Bir zamanlar yemekhanemiz oradaydı. Ben, aşırı yaramaz bir çocuktum ve anacığım da öğretmen olmanın avantajlarından faydalanarak normal şartlar altında maksimum iki sene sürecek anaokulu hayatımı “evde yayasını yoracağına, mangabardezde genç meslektaşlarımı yorsun biraz” diyerek üç seneye çıkartmış.
Bizim “sagar”larımız vardı. Bildiğiniz sefertasları işte. Çelik, ekseri yuvarlak, bazen oval, üzerine kırmızı oje ile isimlerimizin ekseri Ermenice olarak başharflerinin yazıldığı. Aynısından oryortlarımızda (öğretmenlerimizde) de vardı. Sabah, daha sınıfa gitmeden yemekhaneye uğrar, akşamdan hazırlanmış nevalelerimizi birlikte dındes mayriglerimize (kaba tabirle hademe analarımıza) emanet ederdik. Öğlen yaklaşınca o kaplar, kocaman kapılı fırınlara girerdi.
Sonra yemeklerimiz sıcak sıcak önümüze gelirdi. Biz oynar, öğrenir, didişirken birileri kaplarımızı teslim almış, yemeklerimizi ısıtmış, soframızı hazırlamış olurdu. O sofrayı kuranların birinin adı Digin Aznif’ti. Gelelim o şahane güne.
Sagarımı açtım. İçinden volorn çıktı. Meali: Bezelye.
Canım ebeveynim, beslenme çantama bezelye yemeği koymuş. Benim sebzeler âlemindeki dost çevrem o yıllarda çalı fasulyesiyle sınırlı. Geri kalanlarla ilişkilerimiz henüz başlamamış. Hele ki bezelyeyle…
Kabın kapağını kaldırmamla burnumu geri çekmem bir oldu. Isınmış, kapalı kalmış yemeğin kokusu bana ağır geldi. Ben de kararımı verdim: Bu yenmeyecek. Aldım kabı, gittim tuvalete, yemeği döküverdim.
Dört-beş yaşındaki aklımla meseleyi çözdüğümü sanıyordum. Tam o sırada arkamda bir ses çınladı. Yazarken bile o ses hala kulağımda inanın:
“Ne yapıyorsun sen?”
Digin Aznif.
Devamını uzun uzun anlatmayacağım. Yaramaz bir çocuktum; azar da işitirdim, o yılların çocuklarına pek kolay reva görülen cezalarla da tanışıktım. Çoğunu unuttum. Ama Digin Aznif’ten yediğim dayağı asla unutmadım.
Bezelyenin kokusu geçti. O günün incinmesi kaldı.
Digin Aznif’in kendi hayatında neler yaşadığını bilmiyorum. Onun o anki kızgınlığının bütün sebeplerini de bilemem. Yani o yaşta bilemezdim, anlayamazdım, çocuktum. Fakat büyüdükçe, büyüklerimin o kara günlerdeki yaşanmışlıklarını duydukça, kanım çok dondup yüreğim burkulunca, o kuşağın yemekle kurduğu ilişkiyi başka türlü algılamayı başardım.
Bizim çocukluğumuzun yaşlıları arasında, çocukluğunu yaşamaya fırsat bulamamış insanlar vardı. Özellikle 1915 Soykırımı’ndan sağ çıkmış kuşak için açlık, sofrada sözü edilen eski bir hikâyeden ibaret değildi. Çoğu konu gibi bu konu da bir tabu misali susarak anlatılırdı.
Benim nenelerim, Eğin’de bir yıl boyunca ağaçların altında, mağaralarda yaşamış, terk edilmiş Ermeni evlerinde bulabildikleri erzakla karınlarını doyurmaya çalışmışlardı.
Bugün “bir şeyler atıştırayım” diye açtığımız dolabın bulunmadığı bir dünya düşünün. Yarın ne yiyeceğinizin, ne içeceğinizin yarının kendisi kadar belirsiz olduğu bir dünya.
Öyle bir yerden gelen, yokluğu iliklerine kadar tatmış insanları tasavvur edin. Ölümler ve ölüler arasında çocuğunu doyurmak için günlerce aç kalabilen anneler düşünün. Bu insanlar için tencerede kalan iki kaşık yemek, yalnızca iki kaşık yemek değildir. Bulunmuş, yoklukta emekle elde edilmiş, taşınmış, saklanmış, pişirilmiş; birilerinin karnını doyuracak hale getirilmiş hayattır. Nenelerinin yiyemeden, içemeden; aç, susuz ölmek zorunda kaldıkları o sonsuzluğa uzanan yürüyüşlerdir...
O yüzden ekmek kırıntısını toplarlardı. Kalan yemeğe yeni bir öğün bulurlardı. Bize pek küçük görünen şeyleri atmaya elleri varmazdı. Biz tabağın dibini görürdük, onlar o tabağın boş kaldığı günleri de.
Tuvalete dökülen bir kap yemek, o hafızaya nasıl görünürdü, şimdi biraz olsun anlayabiliyorum.
Bir de hayatın şu tuhaflığına bakın: Yıllar sonra Digin Aznif’in torununun kuzeniyle evlendim.
Kendisiyle yeniden görüşmek kısmet olmadı. Ama torunlarıyla görüşüyoruz. Bir zamanlar yemek kabımı emanet ettiğim insanın adı, şimdi aile sohbetlerimizin bir yerinde yaşamaya devam ediyor. Hem de çok sık...
Bezelye zatı muhteremleri ise hâlâ burada. Üstelik kendisinin saray görmüşlüğü de varmış. XIV. Louis taze bezelyeye pek düşkünmüş; Versay’ın yayınları, saray çevresindeki bezelye merakını ayrıca anlatıyor.
Fakat bugün, nenelerimin sofrasını düşündüğümde bezelyenin itibarıyla pek ilgilenmiyorum. Asıl mesele, önümüze gelenin kıymetini öğrenmek, çocuklara, etrafımıza, tüketim toplumuna dönüşmüş “kadir kıymet bilmez” kuşağa öğretebilmek. Böylece ben de o döktüğüm bezelyenin özrünü Digin Aznif’e dilemiş olurum belki de...
Zeytinyağlı bezelye
(Dört kişilik)
Bu, çocukluğumdaki sagardan çıkan yemeğin birebir tarifi değil elbette. Bugün o hatıranın yanına koyduğum sade bir tencere.
Malzemeler:
500 gram ayıklanmış bezelye
1 büyük kuru soğan
2 diş sarımsak (isteğe bağlı)
1 orta boy havuç
1 orta boy patates
1 olgun domates
1 kepçe zeytinyağı
1 su bardağı sıcak su
Tuz, karabiber
Bol limon suyu (ekşili sevenler için alternatif, koruk suyu da mük oluyor)
Yapılışı:
Soğanı yemeklik doğrayın. Havucu ve patatesi küçük küpler halinde kesin. Domatesleri rendeleyin veya ince doğrayın.
Zeytinyağını tencerede ısıtıp soğanı hafifçe yumuşatın. Önce sarımsağı, sonra da havucu ekleyerek birkaç dakika çevirin. Domatesi katın; kokusu güzelleşip biraz koyulaşana kadar pişirin.
Bezelyeyi, patatesi, tuzu ve sıcak suyu ekleyin. Kapağını kapatıp kısık ateşte, sebzeler yumuşayana kadar yaklaşık 20–30 dakika pişirin. Bezelyenin tazeliğine göre süre değişebilir; dondurulmuş kullanıyorsanız çözündürmeden ekleyin ve daha erken kontrol edin. Gerekirse azar azar sıcak su ilave edin.
Ocaktan alınca biraz dinlendirin. Zeytinyağlı yenecekse ben soğuk seviyorum. Pilavın yanında garnitür olarak servis edilecekse de ılık tercihimdir. Gerisi size kalmış...
Yemekle de oynamayın, nimettir, ayıptır...
(*) sagar: Ermenice sefertası



