Nesneler, tekstiller, danteller ve kuşaktan kuşağa taşınan izler üzerinden Ermeni hafızasına dair yazmak kolay değil. Bu tür çalışmalar bazen fark etmeden nostaljiye yaslanabiliyor, estetikleşebiliyor, hatta kaybın güzelliği içinde donup kalabiliyor. Deborah Valoma ve Elise Youssoufian’ın kısa süre önce hayata geçirdiği Armenian Needlelace İnitiative (Ermeni Dantel İşleri Oluşumu) (https://www.armenianneedlelace.org/home) ise bundan başka bir yerde duruyor. Bu çalışma, yalnızca Ermeni dantel işlerine dair dijital bir arşiv olmanın ötesinde, tekstillerin, fotoğrafların, sözlü anlatıların, şiirlerin ve aile hikâyelerinin birbirine yaslanarak var olduğu canlı bir hafıza alanı. Bu projeyle karşılaşmak beni geçen yıl İstanbul’da, “Köklere Yolculuklar: Mekân ve Aidiyete Dair Düşünceler” (https://hrantdink.org/tr/duyurular/4564-kaciranlar-icin-koklere-yolculuklar-deborah-valoma) serisi kapsamında moderatörlüğünü yaptığım bir söyleşiye geri götürdü. O buluşmada Deborah Valoma, Kharpert (Harput, Elazığ) bölgesindeki aile büyüklerinin köylerine yaptığı ziyaretten ve büyükannesinin tekstil arşivine sinmiş hikâyeleri dinleme sürecinden söz etmişti. Bu konuşma sonrası en canlı hatırladığım şey ise Valoma’nın çalışmalarının geçmişe yaklaşma biçimiydi. Geçmişi estetize etmiyor, onunla iplik, ritim, dokunuş ve tekrar aracılığıyla özenli bir yakınlık kuruyordu.
Söyleşi sırasında Valoma, disiplinlerarası sanatsal yolculuğunun onu nasıl yeniden ailesinin köklerinin uzandığı köylere ve büyükannesinin tekstil arşivine işlenmiş saklı anlatılara götürdüğünü anlattı. Bende asıl iz bırakan şey yalnızca anlattığı hikâyelerin zenginliği değil, hafızayla kurduğu ilişkinin bedensel ve sezgisel tarafıydı. Büyükannesinin doğup büyüdüğü toprağı ziyaret ettiği anlardan birinde, birden oturma ihtiyacı hissettiğini anlattı. Neredeyse düşünmeden elleri çantasına gitmiş, tığını çıkarmış ve örmeye başlamıştı. Bu jestte gösterişli hiçbir şey yoktu. Bir açıklama da yoktu. Sadece hareket eden eller vardı. Kuşaklar arasında sessizce açılan bir temas hâli. O anda toprağın kendisi hafızayı taşıyor gibiydi. Büyükannesi Elizabeth artık hayatta değildi, ama jestte, ritimde, tekrar eden harekette ve dokunuşta tuhaf bir biçimde hâlâ oradaydı.
Daha sonra yaptığımız sohbette Deborah, “reactive making” yerine “responsive making” yaklaşımından söz etti; yani doğrudan travmanın şokundan tepkisel biçimde üretmek yerine, varlıkla, süreklilikle ve geri dönüşle kurulan daha sakin bir ilişkiden üretmekten. Sonrasında ona yaptığı tığ işinin nasıl göründüğünü sorduğumu hatırlıyorum. Hafifçe gülüp “Tam bir karmaşaydı,” diye cevap vermişti. Belki de mesele tam olarak buydu. Ustalık değil. Kusursuzluk değil. Mesele belki de bedensel bir bağ kurabilmekte. Dil henüz yetişmeden önce hafızaya cevap veren bir el.
Bu duyarlılık “Armenian Needlelace İnitiative” in (Ermeni Dantel İşleri Oluşumu) tamamına yayılıyor. Arşiv, dantelleri yalnızca dekoratif nesneler olarak ele almıyor; onları yerinden edilmenin, emeğin, göçün, yasın ve hayatta kalmanın maddi taşıyıcıları olarak okuyor. Fotoğraflar, denemeler, aile hikâyeleri, oya desenleri, sözlü anlatılar ve şiirler yan yana duruyor. Böylece Ermeni dantel işleri yalnızca bir el işi değil, yaşanmış tarihin taşıyıcısı olarak görünür oluyor.
Arşivde yer alan hikâyelerden biri özellikle aklımda kaldı. Valoma, büyükannesinin sedir sandığında bir mendile özenle sarılmış, Ermeni iğne oyalarıyla süslenmiş üç adet pamuklu yaka bulduğunu anlatıyor. Yanlarına iliştirilmiş notta, bu yakaların Kharpert’te yaşayan kuzeni Satinig tarafından gönderildiği, Satinig’in ise tehcir sırasında Halep yolunda hayatını kaybettiği yazıyordu. Yıllar sonra dördüncü bir yaka daha ortaya çıkıyor. Üzerinde kurşun kalemle yazılmış kısa bir notla: “Bu Sarra’ya ait.” Ne kadar küçük nesneler. Ama içlerinde koca dünyalar yaşamaya devam ediyor. Satinig’in elleri ölümünden önce bu ipliklere dokundu. Onlarca yıl sonra Deborah aynı kumaşa dokunuyor. Tekstil bir karşılaşmaya dönüşüyor. Malzeme tanıklık etmeye başlıyor.
Arşiv boyunca şiirler de bu izlere eşlik ediyor. Elise Youssoufian’ın “Let the Candle Keep Burning” (Bırak Mum Yanmaya Devam Etsin) şiirinin son kıtası sanki projenin ruhunu taşıyor:
İpliği çeker çekmez bir şarkı eşlik edecek
İlk ilmeğin atıldığı ana kestirme yollar yok
Bırak, ışığıyla gölgesi birlikte dans etsin
Her adımın bereketli toprağa değerken
Yolun cılız, yalnız bir mumla aydınlansın
Tam olması gerektiği gibi: ne eksik ne fazla
Bunlar yalnızca dantel işlerine dair şiirler değil. Jest, dokunuş ve üretim aracılığıyla taşınan kırılgan bir sürekliliğe dair şiirler. Süreklilikten kopuşun ve yerinden edilmenin şekillendirdiği, sessizliğin hâkim olduğu birçok evde kalan parçaları toplamak, eksik anlatıları taşımak ve yarım kalmış hikâyeleri yeniden birbirine örmek çoğu zaman kadınlara kalıyor. Bu çalışma hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmıyor. Belki de bu yüzden dantel işi burada böylesine güçlü bir metafora dönüşüyor. İlmek ilmek hafıza varlığını sürdürüyor.
Ermeni Dantel İşleri Projesi belirli bir dikkat biçimi talep ediyor. Hızla bakılıp geçilecek bir internet sitesi değil bu. İnsan yalnızca bir tekstil arşivine değil; yakaların, ilmeklerin, el yazılarının, fotoğrafların, şiirlerin ve aile hikâyelerinin kuşaklar boyunca konuşmayı sürdürdüğü canlı bir alana giriyor. Belki de bu yüzden dantel işleri burada yalnızca bir el emeği değil, taşıma biçimine dönüşüyor. Bazı geçmişler bütünüyle onarılamıyor. Yine de elde tutulabiliyor, dokunuluyor ve özenle taşınıyor.




