Gidişat kırılıyor mu?
Sağ otoriter popülizmin, milliyetçi militarizmin, insan haklarının yerine güç siyasetinin küresel yükselişi artık uzun zaman diyebileceğimiz bir süredir gündemimizde. Üzerine çok yazıldı, çok konuşuldu. Son aylarda ise bu gidişata aykırı gözüken kimi seçim sonuçları ortaya çıktı. İlkönce Macaristan’da geçtiğimiz Nisan ayındaki seçimle Viktor Orban’ın 16 senelik iktidarı son buldu ki Orban sözünü ettiğimiz küresel popülizmin sembol isimlerinden biri olmuştu. Ayrıca, Orban’ın gidişiyle küresel sağ popülizmin ABD ayağı olan Trump yönetimi Avrupa’daki önemli bir müttefikini kaybetmiş oldu.
Geçtiğimiz ay ise Sırbistan ve Brezilya’daki seçim sonuçları gidişatı kıran diğer gelişmeler oldu. Sırbistan’da üniversite öğrencilerinin başını çektiği iki yıl süren protestoların ardından yapılan seçimlerde ülkeyi 14 yıldır özgürlükleri kısıtlayarak yöneten Aleksandar Vucic iktidarı sonlandı. Brezilya’da ise her ne kadar sağ popülist bir iktidarın devrilmesi söz konusu değilse de aşırı sağcı Flávio Bolsonaro'nun seçilmesi durumunda milliyetçi popülizm ve gene Trump yönetimi dünyada önemli bir mevzi kazanmış olacaktı. Fakat, mevcut başkan Lula başkanlık seçiminin 25 Ekim’deki ikinci turunda oyların %51,79’unu alarak tekrar başkan seçildi ve özgürlükler için bir tehlike atlatışmış oldu; bu da bir kazanımdır, en azından şimdilik.
Gidişat açısından bir başka kritik seçim de Salı günü ABD’de gerçekleşti. Halihazırdaki başkanın görev süresinin ortasında yapıldığı için midterms/dönem ortası seçimleri olarak anılan seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin 435 üyesinin tamamı, Senato’nun ise 100 sandalyesinden 35’i, ayrıca 36 eyalet valisi için seçim yapıldı. Bu yazı yazıldığı sırada gelen sonuçlara göre Demokratlar hem Temsilciler Meclisi’nde hem Senato’da çoğunluğu elde ederek Kongre’nin kontrolünü ele geçirdiler ki haliyle bu Trump için iyi bir haber değil. Yasama organının kontrolünü tamamen kaybederek Amerikan siyasi literatüründe “topal ördek” olarak adlandırılan duruma düştü. İran’la savaş, İsrail gibi konularda artık eskisi kadar rahat bir hareket alanı bulamayacak muhtemelen. Ayrıca, midterm seçimlerinin Amerika’da bir nevi başkana güven oylaması olarak görüldüğünü göz önüne alacak olursak gelen oranlar Amerikan halkının ezici biçimde Trump politikalarını reddettiğini gösteriyor. Kesin sonuçlar belli olmasa da arkasında durduğu adayların çoğu seçimi kazanmamış gözüküyor.
Bir şeyi vurgulayalım: Macaristan’da veya Sırbistan’da yeni oluşan iktidarlar mutlaka çok iyi olacak, her şeyi çok doğru yapacak demeye çalışmıyorum. Onu zamanla göreceğiz. Bu anda kritik olan, uzun süreli sağ popülizmin ve onun yarattığı psikolojinin ve ilerici çevrelerdeki umutsuzluk halinin kırılması. Başka bir deyişle, küresel gidişatın, otoriter iktidarların değiştirilebileceğine dair görece umutlu bir havanın oluşması.
Sırbistan örneği ve ondan yola çıkarak Türkiye’ye dair yapabileceğimiz gözlemler ve sorabileceğimiz sorular üzerinde biraz daha fazla durmakta kanımca fayda var. Bilindiği üzere Sırbistan’da değişimi tetikleyen olayın kendisi aslında üzücü bir “kaza”. 1 Kasım 2024’te Novi Sad tren istasyonunun beton sundurmasının çökmesinin sonucu 16 kişi ölmüştü. Bardağı taşıran son damla olarak niteleyebileceğimiz bu olaya ve onun olmasına yol açan arka plandaki siyasi yozlaşmaya ve yolsuzluklara tepki olarak başlayan ve üniversite öğrencilerinin liderliğinde sebatla sürdürülen sokak gösterileri ortaya daha organize bir muhalefetin çıkmasına yol açtı ve bu hareket seçimle iktidara geldi.
Peki, Türkiye’de neden böyle bir şey olmuyor? Neden Sırbistan’dakine benzer hatta ondan çok daha vahim, kimisi kasıttan kimisi ihmalden doğan kaza-katliamlar, siyasi değişim getirebilecek potansiyeli olan, sebatkar, istikrarlı protestolara, sokak hareketlerine yol açmıyor? Bu, siyaset sosyolojisi açısından çok ilginç bir soru, Türkiye de çok ilginç bir vaka. Tabii ezelden gelip ebede giden bir durum olmaz, her şeyi zamansallık içinde değerlendirmek lazım. O açıdan baktığımızda da Gezi istisnası ve 70’lerde gücünü daha sol örgütlerden ve sendikalardan alan görece daha kısıtlı hareket bir yana Türkiye halkını kitlesel olarak ve belli bir süre istikrarla sokağa çıkarabilen bir olay yok. Öyle, olup biten 2-3 saatlik, ortalama birkaç on bin kişilik mitinglerden bahsetmiyorum. Halbuki düşünsenize sadece 10 senede bile ister doğrudan kasıtla ister ihmal vesilesiyle ne katliamlar yaşandı Türkiye’de. İnternet taraması yapmadan bile şurada birçoğunu sayabilirim: Çorlu tren “kazası”, havai fişek fabrikasında patlama, Ankara Garı katliamı, Suruç’taki bombalı saldırı, Borlu Kartalkaya’daki otel yangını ve tabii ki Soma maden faciası ve Şubat 2023 depremi… Dönüp tam tarihlerine bile bakmadan, kronolojik sıra ve büyüklük gözetmeden aklıma geldiği sırayla yazdım. Biraz düşünmeyle bunlara başkaları da eklenebilir. Son 10-12 sene içerisinde gerçekleşmiş kimisi çok çok büyük can kayıplarına yol açmış bu kadar faciayı bir nefeste ezberden sayabilmek de bir gösterge. Sırbistan’da 16 kişinin ihmal sonucu ölümü siyasi bir değişime yol açıyorsa Türkiye bu açıdan kaç Sırbistan eder? Ama bir şey olmadı, olmuyor.
Bu bir nevi köseleleşme halini açıklamak için akademik ve metodolojik disiplini olan araştırmalar yapmak gerek kuşkusuz. Bu aşamada belki birtakım akıl yürütmelerde bulunabilir, hipotezler üretebiliriz. İlk önce, ülkenin bir yerinde meydana gelen böyle bir facianın/katliamın ülkenin geri kalanında uzun soluklu protestolarda bulunulmasına yol açacak kadar bir infial yaratmadığı söylenebilir. Geri kalanlar, yaşanılan durumun kendileriyle ilgili olduğunu veya bir sistem sorunu olduğunu ya düşünmüyor ya da umursamıyorlar. Olanlar sanki başka ülkede oluyor. Aynı bütünün parçaları olma algısı, güçlü bir kolektif “biz” duygusu yok. (Bunda bütün vatandaşları ortak bir kimlik temelinde bir araya getirememiş olmanın da payı olsa gerek.)
Başka bir etken, sokak hareketlerinin kuşaklar boyunca “anarşizm” adı altında şeytanlaştırılmış olması olabilir. Buna bir de devleti kutsayan ve gene çok eskiye giden yaygın anlayışı da eklediniz mi derdinizi sokakta anlatmanın önünde ciddi bir psiko-kültürel bariyer yerleştirilmiş oluyor. Korku faktörünü de unutmamak lazım tabii. Sokağa çıkanın bunun bedelini mahkemelerde, hapishanelerde ödeyeceğine dair yaygın bir düşünce var. Bunun yanlış bir algı olduğunu söylemek de zor doğrusu.


